Abdulkadir Geylani’nin Bidayet Halleri

Abdulkadir Geylani’nin Bidayet Halleri

Sultan-ül-meşayıh ki, bizim şeyhimiz ve bereketimiz sultan Abdülkadir Geylani kaddesallahu sırrahu hazretlerine bir gün sordular:

Bu işe başladığınız ve bu yola ayak attığınız zaman, temelini neyin üzerine attınız? Hangi amel üzerine bina ederek böyle yüce makamlara eriştiniz, bu menzillere gelerek âlemde benzersiz oldunuz?

Hazret-i Gavs-ül-a’zam şöyle buyurdular:

Bu ise başladığım zaman, temelimi gerçeklik üzerine attım. Tani, sıdk üzere oldum, asla yalan söylemedim. Yalanı, kağıda bile yazmadım. Hatta, yalan söylemeyi dahi düşünmedim, içimi ve dışımı bir ettim. Suretimi, siyretimle birleştirdim. İşlerim de böylece rast gitti.

Tekrar sordular:

Bu yola başladığınız vakit, halk ile aranızda nasıl bir muamele geçti? Lütfedin, söyleyiverin de bizler faydalanalım.

Ol sultan, bu soruyu da şöyle cevaplandırdılar:

Çocukluk çağlarımda, kasdım ve niyyetim ilim tahsil etmek ve bu ilimle amel etmekti. Bir hacılar bayramı günü idi. (Arefe günü) şehirden dışarı çıktım ve bir çiftçinin iki öküzünü sabana koşarak çift sürdüğünü gördüm ve kendisine yaklaştım. Bir müddet, ben de öküzleri önüme katarak çift sürdüm. Öküzlerden birisi döndü ve bana dedi ki:

Sen, bu iş için yaratılmamışsın. Git, ne iş için yaratıldıysan o işle meşgul ol.

Ben de, çiftçiyi ve öküzleri bırakarak evime geldim. Dam üzerine çıkarak kıbleye doğru baktım. Gördüm ki, hacılar Arafat’ta vakfe ediyorlar. Damdan indim ve anamın yanına giderek, öküzün bana söylediklerini ve dam üzerinde bakarken Arafat’taki hacıları gördüğümü söyledim, sonunda anama dedim ki:

– Anneciğim! Bana izin ver ve beni Hak teâlâya ısmarla. Hak yoluna ikdam edeyim, gurbete gideyim, ilim tahsil edeyim, ilmimle amel eyleyeyim, inşaallahu teâlâ mârifetullah hâsıl eder ve âriflerden olurum.

Anacığım, beni sevdi ve okşadı.

Oğul! dedi. Mademki, böyle hayırlı bir niyetin var, ben, seni Allahu teâlâya ısmarladım. Var git oğul, ilim öğren, Amma, sana nasihatim odur ki, nerede olursan ol, doğruluktan ayrılma! Sakın, sakın hiç yalan söyleme! Kalktı, gitti babamdan kalan florileri getirdi ve önüme koydu. Almak istemedim israr etti. Her ne kadar:

– Anacığım, sen bir garip ve zayıf hatunsun. Benden çok sana haktır ve lâzımdır, bu altınlar sende kalsın, dedimse de dinlemedi ve abamın koltuğuna kırk altın dikti.

Anamın elini öperek duasını aldıktan sonra, yola çıktım. Bağdat’a gitmekte olan bir kafileye katıldım ve yola çıktım. Birkaç gün yol aldıktan sonra, kafilenin önüne eşkiya çıktı ve üzerlerinde ne varsa hepsini aldılar. Birisi de benim yanıma geldi ve sordu:

Yiğit, senin neyin var?

– Kırk altınım var, dedim.

Benimle alay ederek gittiler ve paralarımı almadılar. Her halde yaşım küçük olduğundan, bende bu kadar para bulunabileceğine ihtimal vermemişlerdi. Haramiler, herkesi soyduktan sonra reislerinin yanına gitmişler ve kendisine olup bitenleri anlattıktan sonra, benim sözlerimi de nakletmişler.

Eşkıyanın reisi, benim halimi ve sözümü merak etmiş olacak ki, beni yanına çağırttı ve sordu:

Senin de bir şeyini aldılar mı?

Hayır, hiç bir şeyimi almadılar, dedim.

Senin neyin vardı ki? diye üsteleyince:

Hırkamın koltuğu altına dikilmiş kırk altınım var, cevabını verdim.

– Hırkanı çıkar; bana ver, dedi.

Çıkardım, verdim. Koltuk altını söktü, altınları çıkardı ve saydı. Sözlerimin doğru olduğunu anlayınca, hayretle sordu:

Demek kırk altınım var dediğin doğru imiş. Halbuki, adamlarım sözüne inanmamışlar ve hatta seni alaya alarak üzerini bile aramamışlardı. Hırkanda kırk altın dikili olduğunu söylemeseydin, ben de paralarını almaz geçer giderdim.

Neden, paran olduğunu saklamadın? Doğruyu söyledin?

Anam bana (Oğul! Nerede olursan ol, sakın yalan söyleme!) diye tembih etti. Ben de ona, hiç bir zaman ve hiç bir şekilde yalan söylemeyeceğime söz verdim. Onun için, sorduğunuz zaman size de doğru söyledim. Bana anamın öğüdü odur ki, benim gideceğim yola yalancılık sığmaz. Hak yoluna girenlerin, doğruluk ve gerçeklik en büyük sermayeleridir. Hak teâlâ, doğruları ve gerçekleri sever, yalancıları sevmez. Bende onun için yalan söylemem ve nerede olursam olayım doğru konuşurum, dedim.

Haramilerin başı, dikkat ve ibretle yüzüme baktı:

Ey yiğit! dedi. Sen, helâl malını haramiden kurtarmak için dahi yalan söylemedin. Oysa, ben bütün ömrümü yalancılık ve haramilik ile geçirdim. Benim halim nice olur? dedi ve gelip elime yapıştı. Bir daha haramilik yapmayacağına söz verdi ve tövbe etti. Emrinde bulunan kırk harami de, reislerinden sonra birer birer elime yapışarak haramilik etmeyeceklerine ve yalan söylemeyeceklerine söz verdiler ve tövbe ettiler. Kafile halkından aldıkları mal ve paranın tamamını kendilerine teslim ettiler ve bu arada benim kırk altınımı da geri verdiler. İşte, o zamandan bu zamana kadar, doğruluk ve gerçeklik üzerinde dururum, buyurdular.

Ey sadık talip:

Sen de, bir mürşid-i kamile eriştiğin zaman, gerçeklikle ve kamil iradetle onun elini tutup tövbe et, şeksiz şüphesiz kısa zamanda maksadına ulaşır ve inşaallahu teâlâ yüce mertebelere erişirsin. (Vallahu a’lem.)

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir Cevap Yazın