Abdullah Bin Zeyd’in Kölesi

Abdullah Bin Zeyd’in Kölesi

Mânâ sultanlarından Hasan Basri Hazretlerinin halifelerindendir. Künyeleri «Ebü’l-Fazl’dır” Tasavvuf denizine girmeden önce 40 yıl mücâhede ve riyâzet çilesi çekmişlerdi… Adetâ ay meşalesi gibi yanıyorlardı… Sahâbilerden nice irfan nuru elde etmişlerdi… İç gözleri hikmet sürmesiyle cilalanmıştı.

Bir gün, geceleri kendilerine hizmet etmeleri için bir köle satın aldılar ve dediler: Bizim katımızda bulunmak seni sevindirir mi?

Köle yaman birisiydi :

Ey efendim, dedi; ben öyle bir kapının esiriyim ki, siz dahi o kapıda başınızı ayak yapsanız gerek…

Gece olunca köle birdenbire gözden kaybolurdu. Sabahleyin efendisinin huzuruna gelip üzerinde “İhlâs” sûresi yazılı bir altın uzatır ve derdi ki:

– Ey tertemiz canların piri!. Eğer beni her gece dışarıda kalmaya bırakırsanız size her sabah böyle bir altın getirmeyi taahhüt ederim!..

Şeyh Hazretleri bu garip teklife râzı oldu:

– Peki, dedi; istediğin yerde kal!…

Köle, güneş batıp karanlık perde perde indiği zaman şeyhin yanından ve hizmetinden uzaklaşır, sabaha kadar bir daha görünmezdi.. Sabah olur olmaz elinde bir altın ile gelirdi..

Bu hal, uzun zaman böyle devam etti… Bir gün bir adam şeyhin huzuruna gelip:

– Ey alem piri, dedi; bu köle geceleri kuyumculuk ve kalpazanlık yapıyor. Ona gece izin vermeniz doğru değildir…

Şeyh Ebülfazl’ın yüzünde celâl Şimşekleri çakıp söndü:

Siz, dedi; gönlünüzü hoş tutun. Ben gereken incelemeyi yaparım!..

Ve bir gece kölesinin peşine düştü. Köle, zifiri karanlıkta bir gölge gibi akıp gidiyordu. Şehri baştan başa geçip dışına çıktı… Şeyh de onun ardınca şehirden uzaklaştı.. Nihayet bir mezarlığa geldiler.

Köle, orada üzerindeki elbiseyi çıkarıp eski püskü bir esvap giydi ve hemen namaza durdu… Sabahlara kadar başını topraklara sürdü, yüce Allah’a tazarru’ ve niyâzda bulundu…

Sabah namazını da yine oracıkta edâ edip ellerini uivilik âlemlerine kaldırdı:

– Ey Rabbi Kerîmim, dedi; lütfedip, efendime taahhüt ettiğim gece hakkımı ihsân et!..

O anda derhal yere bir altın düştü. Köle onu alıp yine izi üstünde geri döndü ve gözden kayboldu.. O zaman, şeyh, gelip geçenlerden şehrin yolunu sordu:

Ey Allah’ın kulları! Şehre yol nicedir?

Adamlar hayretle cevap verdiler:

Senin sorduğun şehir buraya o kadar uzak ki, aylarca yol yürümen gerek…

Bu defa hayret etme sırası şeyhde… Hayret ve dehşetle ürpererek oracıkta çömelip akşama kadar bekledi…

Güneş, ak tepeli dağlar ardından süzülüp gitti ve gecenin karanlığı perde perde indi.. Ve aynı vakitte aynı köle yine geldi… Yine sabaha kadar yüce Allah’ın huzurunda elif gibi durdu, yine ellerini yükseklere kaldırıp dua etti

Ey bahşişinin en azı cihan mülkü olan Allah’ım!.. Efendimin hakkını ver!…

Yine yere bir altın düştü.. Esrarlı köle altını avucuna aldı ve orada bekleyen efendisine uzatıp:

Ey efendim, dedi; işte iki gecelik hakkınız… Tam iki altın, buyurunuz…

Şeyh, yaralı keklikler gibi titreyerek atıldı : Ben seni azad ettim. Bundan böyle dilediğini işlemekte serbestsin…

Bu defa bir başka tecelli… Esrarlı köle, yerden bir avuç ufak taş alıp efendisinin eteğine koydu: Bu da benim azadlığımın hakkı!…

Şeyh büsbütün hayran oldu… Ve yine kölesini takip ederek kendisini birden şehrin içinde buldu… Evine gelince de köleyi gözden kaybetti. İçeri girer girmez eteğindeki taşları yere bıraktı… Birde ne görsün? Taşlar en nadide, en pahalı, en parlak ve bulunmaz cinsten birer pırıltılı mücevher olmasın mı… Mücevherler derhal satılıp bedeli fukaraya dağıtıldı ve şeyh için bir başka âlemin kapıları açıldı.



100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın