Abdurrahman Halis Talabani

 

Abdurrahman Halis Talabani Hazretleri’nin Hayatı:

Ziyaeddin Abdurrahman Halis 1212’de (1797) Kerkük’te doğdu. Zengene aşiretine bağlı olan dedesi Molla Mahmud, Kerkük’e bağlı Tâlebân köyünde yaşadığından isminin sonuna Tâlebânî ilişkilendirilerek tanınmıştır. İlk tahsilini babası Ahmed Talabânin yanında yaptı. Sonra Süleymaniyeli Şeyh Kak Ahmed K.S İle birlikte medrese tahsiline başladı.

Medrese tahsilini,  babasının emri ile ilk önce Süleymaniye’de, sonra da Bağdat’ta ikame etti. Bağdat’ta Şeyh Abdurrahman Ruzbahâni’nin hizmetinde bulunup ilmi icazet aldı. Sonra tekrar Kerküke dönerek babasının hizmetine dahil oldu. 

Şeyh Maruf Köse Ks. Şeyh Ahmed Talabani Ks’le sıkı dostluğu olan irşad sahibi bir şeyh-i kamildi. Sık sık Şeyh Ahmed Ks. ziyaret eder, uzun uzun sohbette bulunurlardı. Bir ziyareti esnasında Ahmed Talabaniye şöyle bir sual yöneltti:

Ya Şeyh! Cenabı Hakk’ın size ihsan buyurmuş olduğu on bir tane evladınız var. Acaba bunların zekatı lazım gelmez mi?

Şeyh Hazretleri onun bu manidar sualindeki niyeti anlayıp şöyle cevap verdi:

– Evet, Şeyh Abdurrahman müstesna olmak üzere, evlatlarımın tümü emrinizdedir.

Bunun Üzerine Şeyh Maruf:

– Ya Şeyh, esasen matlubumuz Abdurrahman’dır. Onu kendimize manevi evlad edinip uhdemize almak isteriz, der. Bu hususun bir manevi işaret olduğunu da İfade eder. Şeyh Ahmed Hazretleri asla İmtina göstermeyip Şeyh Abdurrahman’ı Şeyh Maruf Köse’nin Ks. hizmetine teslim eder.

Şeyh Abdurrahman Hazretleri, uzun bir zaman Şeyh Maruf Hazretlerinin yanında kalır. Sohbetlerine devam ederek ilminden ve feyzinden istifade eder. Her geçen gün manevi derecesi daha da yükselir. Şeyh Maruf Köse Ks vefatına kadar da ibadete, Zikrullah’a ve onun sohbetlerine devam eder.

Şeyh Maruf Hazretleri ömrünün sonuna doğru bir hastalığa yakalanır. Hastalığına çare bulunamayınca huzurunda hilafet hırkası Şeyh Abdurrahman Ks. giydirilir. Huzurundaki İnsanlara da şunları söyler:

— Siz şahit olunuz. Cenabı Hakkın bu zayıf kuluna ihsan etmiş olduğu fuyûzât-ı İnsâniyye’yi ve metrûkât-ı zahiriyye’yi kamilen manevi evladım Şeyh Abdurrahman’a tevdi eyledim. Sizler de bu zatın dünyada ve ukbâda muvaffak olması için dua ediniz…

Şeyh Maruf Hazretlerinin vefatından sonra tekrar babasının hizmetine avdet etmişlerdir.

Şeyh Abdurrahman-ı Halis Talabani Hazretleri, hem babasından, hem de Şeyh Maruf Köse Hazretlerinden hilafet hırkası giymekle müşerref ol­duğundan kendisine buna nispetle “Zül-cenâheyn” denilmiştir.

Şeyh Abdurrahman Hazretleri vaktinin bir kısmını Talaban’da, bir kıs­mını da Kerkük’te geçirmektedir. Muhterem babası Ahmed Talabani Ks. vefatı üzerine müridanın irşadıyla meşgul olmak üzere Kerkük’e yerleşmiş, kardeşi Şeyh Muhammed Arifi de Talaban’a göndermişti.

Bundan sonra Şeyh Abdurrahman Hazretleri, kardeşlerinin her birisini kulların irşadı için değişik yerlere göndermiş, onlar da İslamın yayılıp Nur-i Muhammed’in gönüllerde yerleşmesi için ruhen ve bedenen gayret sarf etmişlerdir.

Halisiyye-i Kadiriye’nin müessisi olan Ziyâüddin-i Abdurrahman-ı Halis Talabanî Ks, meşayıh-ı kiram efendilerimizin büyüklerindendir. Hazreti Şeyh Tarikat-ı aliyye-i Kadiriye’de seyr-i sulük, kelime-i tevhîd ve ism-i celâlle kasr etmek suretiyle yeni bir ictihad ve usûl tesis etmiştir. Bu mü­nasebetle Tarikat-ı Kâdiriye’de “Halisiyye” namıyla bir şube meydana gelmiştir.

Şeyh Abdurrahman Ks, meclisine gelen kimselere hep aynı nazarla bakardı. Onun müntesipleri arasında meczup İnsanlardan velilere, halk tabakasından paşalara kadar pek çok İnsan vardı.

Sultan Abdulmecid’in haremi Sultane Hatun, gördüğü rüyaların tesiriyle Şeyh Hazretlerinin müridesi olmuştu. İstanbul müzelerinde saklı bulunan bir Buhâri-i Şerif kitabına kendi mührünü basıp başka hediyelerle birlikte Kerkük’e gönderdi.

Ayrıca irâde-i seniyye ile Hazreti Şeyhe yüz kuruşta aylık bağlandı. Abdurrahman Halis Hazretleri, bunu muhtaç olanlara dağıtırdı. Hatta cemaziye’l-âhir 1262 tarihli irade-i seniyye de bildirildiğine göre Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin postnişin bulunduğu Gavsiyye hanigahının fakirlere ve yolculara açık bulunması, her akşam tekkede bir ­kaç yüz derviş ve seyyahın eksik olmaması anlaşılmış olduğundan Bağ­dat’ta Şeyh Abdûlkâdir Geylâni Ks. Hazretlerinin vakfı artığından beş yüz kuruş da Şeyhin emrine tahsis edilmişti.

Bağdat’taki Haydariye Seyyidlerinden Haydarizâde İbrahim Efendi, “Tasavvuf risalesinin dördüncü nüshasında Şeyh Abdurrahman Halis Talabani Hazretleri hakkında kısmen sadeleştirip özetlediğimiz yazıda şöyle diyor:

-“Şeyh Abdurrahman Hazretleri, alemi bir güneş gibi tutan evsaf-ı Muhammediye’den tamamıyla ve kamilen nasip dar olmuş ariflerin büyüklerinden idi. Bu cihetle sofilere mahsus yüceliklerle meşgul oldukları zaman himmetinin ve ruhaniyetinin alilikleri o kadar yükselirdi ki, lisan onun hakikatini beyan etmekten aciz kalırdı.

Fevkalade kamil bir mertebeye, İkram ve saygı gösterilen yüce bir ma­kama vasıl olmuştu. Yaranıyla sohbet ettikleri zamanlarda gayet hoş sözlü, tatlı dilli ve karşısındakinin sözüne ve vicdanına hürmetli idi. Ahlaki düsturlar ile amil olduğu her hal ve tavrından belli olurdu.

Her sabah ve akşam Tekkeye geldiklerinde muhakkak orada bir kaç yüz tane Müslim veya gayr-ı müslimden muhtaçlar bulunurdu. Hatta bir gün o fakirlerin arasında bu­lunan bir Mecusi seyyah kendi inancına mahsus olan ayinini icra et­mekteydi. Bu duruma şahit olan bazı müridan, müdahale etmek istemiş ise de Hazreti Şeyh, katiyetle onları men eylemişti. Hazreti Şeyh’in bu müsamahalı hareketinden sonra Mecusi Müslüman olmuştu

Nazarlarında dünya malı ve süsü zerre kadar kıymet taşımazdı. Çok defalar çeşitli ihtiyaçlarını bulabilmek ümidiyle tekkeye gelen muhtaçlara verecek bir şeyler bulamadığı zamanlar, üzerindeki elbiseyi çıkarıp İhsan buyururlardı.”

Abdurrahman Halis Talabanin Eserleri:

Şeyh Abdurrahman Talabani Hazretleri, henüz genç yaşında iken fevkalade bir ilim seviyesine yükselmiştir. Devrindeki tüm İlimlere vâkıf olmuş, Türkçe, Arapça ve Farsçaya tüm incelikleriyle hakim olmuştur. Hazreti Abdûlkâdir Geylâni Kaddesallahu Sırruh Efendimizin hayat ve menkıbelerini anlatan Arapça “Behçetü’I-Esrar” adlı eseri, henüz on sekiz yaşlarındayken mükemmel olarak Türkçeye tercüme etmesi, Onun ilmi ve edebi yönünün en güzel aynasıdır.

Şiirlerinde “Halis” mahlasını kullanmış, Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere Üç dilde şiir yazmıştır. Arapça şiirleri pek az olmakla birlikte üslup ve edâ bakımından Fuzûli’nin Arapça şiirlerinden daha da mükemmeldir.

Hazreti Şeyh’in bilinen Üç eseri mevcuttur:

1-Farsça ve Türkçe şiirlerinin toplandığı “Divânıdır. Dost ve yakınlarının teşvik ve arzusu üzerine H.l250’de iki defa olmak üzere yayınlanmıştır.

2-“Kitabü’I-Meârif fi Şerh-i Mesnevi-i Şerif ismini taşır. Mevlâna CelâIeddln-i Rumî Kaddesallahu Sırruh Hazretlerinin Mesnevisinden seçilmiş on sekiz beytin Farsça yapılmış şerhinden ibarettir.

3-“Behçetu’l-Esrâr Tercümesi”dir. Pirimiz Abdûlkâdir Geylâni Hazretlerinin hayatı ve menkıbelerini anlatan bu eser, aslen Nur Ali Bahsi Ra. tarafından Arapça olarak yazılmıştır. Muhterem babaları Şeyh Ahmedü’t-Talabanî Ks. arzusu üzerine bu eseri Türkçeye tercüme etmiştir.

Şeyhülislam Haydari zade İbrahim Efendi, kısmen sadeleştirdiğimiz metinde Şeyh Hazretlerinin edebi kudretini ve ahlaki faziletlerini şöylece tasvir ediyor:

“-Arifane mesleğinin süslendirici sebeplerinden ve bilgideki tamlığından dolayı şiir dalında fevkalade bir kudrete malik İdi. “Halis”‘ divanıyla meşhur olan şiirleri mütalaa edildiğinde görülecektir ki, en fazla Mevlana, Nur Ali Bahşî ve Mağribi gibi şair sofilerin çizgisini tercih bulmuştur. Bu cihetle şiirleri baştan başa hakikatin zevkiyle doludur.

Söz, kitabı insaniyetin her hangi bir sayfasına intikal ettirilse de Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin muttasıf oldukları ahlaki faziletlerin şerh ve taf­silatının mümkün olmadığı görülür. Bu münasebetle kendilerinin, hakikat aleminin ne kadar büyük bir merd-i kâmili olduğu anlaşılır. Bunu dahi iyi anlamak için zamanın büyük âlim ve ediplerinden olan Kadı Hüseyin Berzenci’nin Şeyh Hazretleri için yazdığı fesih ve beliğ manzum mektubun nazar-ı dikkatle incelenmesi kâfi gelir.”

Abdurrahman Halis Talabani KS Vefatı:

Şeyh Hazretlerinin vefatına yakın gecelerin birinde, seher vakti gökyüzünde kopan dehşetli bir infilak sesi ortalığı kaplar. Ardından da bütün yıldızlar sağa sola hareket etmeye başlarlar. Bu hal sebebiyle hayret ve korkuya kapılan halk, sabahleyin Hazreti Şeyh’e varıp hadisenin hikmetini sual ettiler. O da cevaben buyurdu ki:

Ehlullah’tan büyük bir zatın vefatına işarettir.

Nitekim üç gün sonra vefat ettiler.

Pir-i Sani Şeyh Ziyaeddin Abdurrahman Halis Talabani Ks, 63 sene ömür sürüp h. 1275 senesinde vefat etmiştir.

Beş tane erkek evladı vardır:

Şeyh AH, Şeyh Abdülkadir, Şeyh Abdülvahid, Şeyh Rıza, Şeyh Hasan.

Altı tane de kız evladı vardır:

Fatma Han, Esma Han, Âmine Han, Hanife Han, Kibriya Han ve Halime Han.

Zevceleri:

Safiye Hatun, Hatice Hatun, Sekine Hatun ve Meryem Hatun.

Türbe-i saadetleri, Tekke’deki Talabani külliyesinde olup her zaman duaların kabul olduğu bir ziyarete açıktır.

Kadiriyye Tarikatını Yayması:

Hazreti Şeyh’in hayatları zamanında Tarikat-ı Âliyye-i Kadiriye dünyaya yayılmıştır. Dünyanın hemen her tarafında tekke, halife ve sayısız müridleri vardı. Behemehal herhangi bir cihete dönülse, orada tekkesi mevcut olup kadri yüce halifeleri bulunurdu.

Nitekim Irak bölgesinde sayılamayacak kadar çok dergahı, hesapsız halife ve müridanı vardı.

Bunun yanında Türkiye’de, Türkistan’da ve Çin’de Tarikat-ı Âliyye genişlemiştir. Ayrıca Afganistan, Herat, Hindistan, Hicaz, Mısır, Fi­listin, Yemen, Suriye, Iran ve Horasan gibi beldeleri de ihata etmiş dergahları ve kulların irşadıyla memur halife ve müridanı mevcut olmuştur.

Şeyh Ziyaeddin Abdurrahman Halis ks, mübarek ve muazzez ömürleri zamanında eşsiz bir insan-ı kamil olmakla beraber, asrının teki İdi. O, tarikat-ı hakikatte Mürşid-i kamil, arif-i billah, ehl-i velayetin kutbu; maddi ve manevi tasarrufu zahir, himmet ve kerametleri aşikar bir merd-i kamildi.

Abdurrahman Halis Talabani Hakkında Menkıbeler:

Sivas valisi ve ahali, Şeyh Abdurrahman Hazretlerine Özel bir adamla mektup göndererek tarikatın neşri ve İnsanların İrşadı için halifelerinden bi­risini Sivas’a göndermesini rica ederler. Hazreti Şeyh’te halifelerinden han­gisine teklif ettiyse hepsi de:

Biz şeyhimizin nezd ü hizmetinden ayrılmak istemiyoruz, ayırmamasını da kendinden istirham ediyoruz, derler. Cenabı Şeyh büyük bir aşk ile kendisine bağlı olan halifelerini hüzne düşürmek istemez. Yine Sivaslıların ricasının tekerrür ettiği bir gün Kerkük’te kıyafet ve meşrep cihetiyle ka­lender bir seyyah görür ve:

Ey yabancı, buraya gel, der.

Onu o dakikada İrşad edip Sivas’a Mürşid olarak tayin eder. Şeyh’in bu emri Üzerine:

Peki, efendim fakat Sivas’ın neresinde tarikatı neşr edeceğim, deyince Hazreti Şeyh Kaddesallahu Sırruh:

Neresi rahat gelirse orada, cevabını verir.

Bu kalender meşrep adam, mevsimin kış, Sivas’a varışının da akşam üzeri olması sebebiyle bir hamam külhanına sığınır. Geldiğini kimseye haber veremez.

Sivaslılar tekrar müracaat edince Hazreti Şeyh’ten şu cevabı alırlar:

—Şeyhi gönderdim, arayın, hamam külhanında bulursunuz. Onlarda arayıp Nur Ali Babayı bulurlar.

Ziya Paşa’nın Amasya mutasarrıfı bulunduğu sıralarda Amasyalıların daveti üzerine Nur Ali Baba Ks. bu şehre gider. Halka nasihatlerde bulunur. Burada tanıştıkları Ziya Paşa da kendisine intisap eder.

****************************

Bir gün Şeyh Abdurrahman Halis Ks’nun seçkin müritlerinden bir tanesi, rüya aleminde Hz. Peygamber (sav) Efendimizi, elindeki bir asa ile dörtgen bir şekilde hat çekmekte olduğunu görür. Yanına varınca Hz. Peygamber (sav) efendimizden şu emri alır:

Şeyh Abdurrahman’a söyle, mescidi buraya bina etsin. Sabah olunca bu ricayı ve emri hemen Hz. Şeyhe anlatır, Hz. Şeyh:

İnşallah cami-i şerifi buraya bina edeceğiz, deyip bu müjdeden fevkalade memnun olarak Cenabı Hakka hamd ve Resulü Ekrem (Sav) Efendimize salatu selamda bulunur. Tekke-i muallada bulunan cami-i şerif, işte bu hadise üzerine bina edilmiştir.

Bu binanın yapılışı ve tekkenin tamir edilişi İle ilgili de gayet manidar bir olay vardır. Şöyle ki:

Hazreti Şeyh Abdurrahman’ın Ks müridanından Şeyh Hacı Veli namında bir kadri yüce İnsan vardı. Bu zat Şeyh Ahmedü’t-Talabani Ks Hazretlerinin müridlerinden olup Onun hizmetinde bulunmuş idi. O zamanlar doksan yaşlarında olan bu kadri yüce insan diyor ki:

Bir gün öğle namazından sonra Hazreti Şeyh, istirahate çekildi. Ben de kapının kenarına oturdum. Takriben yarım saat sonra:

Veli, İçeriye gel, diye buyurdular. Kapıyı açıp içeri girdim. Mübarek başını yastığa dayamış, ayaklarını da şarka doğru uzatmıştı.

Bana: Ayaklarıma bakınız, buyurdu. Dikkatle baktım, bir şey hissedemedim.

Efendim, ayağınızda bir incinme ve ağrı var ise ovuşturayım, deyince tebessüm ederek dediler ki:

Ne kadar da habersizsiniz, parmaklarıma İyice bakınız. Dikkatle bakınca parmaklarında küçük bir hareketlilik gördüm.

Emriniz ne ise icra edeyim, dedim. Bana:

Kat’iyen istifadeden haberli değilsiniz. Şu hareketli parmaklan görmüyor musunuz, dedi. Ben de:

Görüyorum efendim, dedim. Tebessüm edip:

Şu anda Hindistan’ın filan mahallesinde filan zatın kalbini tahrik ve teşvik ettim. Bir miktar para temin edip bu tekkeyi imar için hemen hareket etmesini ve acele olarak gelmesini söyledim, İnşallah tekke en güzel şekilde imar ve inşa edilecek, buyurdular. Ben de:

– Efendim, Hindistan’la muhabere buyurduğunuzu nereden bilebilirim.

Bu gibi işler ehli hal olanlara mahsustur, dedim.

Yanından çıkınca birisine o günü ve tarihi yazdırdım, Aradan kısa bir müddet zaman geçti. Şeyh Hazretleriyle birlikte büyük havuzun üstündeki çardakta ikindi namazını eda ettikten sonra bana dönerek;

– Tekkeyi tamir edecek olan Hindistanlı geldi. Kapıda bekliyor. Buraya getiriniz, diye emretti. Emir üzerine hemen kapıya koştum. Arap kıyafetinde bir Hintli ve beraberinde de merkep üzerinde dolu bir heybe vardı. Hazreti Şeyh’in huzuruna varıp Hindistanlı bir zat tarafından bu dergahın tamir ve ihtiyaçlarına sarf edilmek üzere gönderildiğini beyan ederek hediyeleri takdim etti. Gelen şahsın bizzat tertibiyle Tekkenin hali hazırdaki durumu, cami şerif, kasr ve daireler hicri 1260 yılında bina edildi. Daha sonra da Ferik Tâhâ Paşa Bağdat’tan usta getirterek minareyi bina ettirdi.

***************************

Hacı Veli Kaddesallahu Sırruh Şöyle bir olay naklediyor:

Kış mevsimi idi. Kar ve yağmur her tarafı etkisi altına almıştı. Akşam namazını eda ettikten sonra Şeyh Abdurrahrnan Kaddesallahu Sırruh Hazretleri, istirahat etmek için hususi odalarına çekildiler. Ben de bazı işlerle meşgul olu­yordum. Aradan takriben iki saat geçmişti ki, beni çağırdı, hizmetlerine vardım, ibrik ve sabun getirmemi emir buyurdular. Hayretle mübarek ellerinin siyah nefte gark olduğunu gördüm. Çünkü dışarı hiç çıkmamıştı. Böyle bir şeyle meşgul olma İhtimali de yoktu. Sebebini sormaya cesaret edemeyip hayrette kaldığımı görünce

Veli, teaccüb etme, buyurdular. Devam ederek:

—Fakirin biri madenden neft almış giderken Kırmızı Değirmen yakınlarında merkebi çamura saplanmış, yük de yere düşmüş. Biçare kal­dırmaya muktedir de değildi. Havanın soğuk olması yüzünden de perişan bir halde İdi, Bizden istimdâd İle yardım talebinde bulundu. Biz de varıp merkebi çamurdan çıkardık, nefti de sırtına yükledik. Onun için ellerim neft oldu. O şahıs da henüz gelmektedir, diye İzah buyurdular.

Dışarı çıkıp tekkenin küçük kapısından yolu gözlemeye başladım. Kısa bir zaman sonra adam çıkıp geldi.

Aman ya Şeyh, dahilim ya Şeyh, ayağınızın toprağına kurban olayım, hayatımı satın aldınız, beni kurtardınız, diye kendi kendine konuşuyordu. Yanına varıp:

Bu tehlikeli soğukta nereden geliyorsun, bu sözleri kimin için söy­lüyorsun, dedim. Hadiseyi, Şeyh Hazretlerinin haber verdiği gibi anlattı. Ben de kendisine:

Şimdi geç oldu. Sabah gelir Şeyh’in hizmetiyle müşerref olursun. Ayrıca bu hal ile görüşmek de uygun olmaz. Elbiselerini de değiştirir gelirsin, dedim.

Bundan dolayıdır ki, ömürden fayda hasıl etmek ve her türlü müşkülattan kurtulmak için arif-i billah’ın himmet ve hikmetine müracaat İle necat bulmak gerekir.

Mürşid-i kâmil mürid-i sadıkın sultanıdır,

Her ne emr etse ana ferman anın fermanıdır.

***********************************

Hazreti Şeyh’in müridlerinden Ahmed Efendi Ks diyor ki:

— Gecenin birisinde sohbet esnasında Şeyh Abdurrahman Ks Hazretlerinin menakıbından bahsediliyor, herkes duyduğu veya gördüğü bir harikayı anlatıyordu. O esnada nur yüzlü, siyah sakallı, orta boylu, memur elbisesi giymiş, kırmızı fesli, elinde teşbih ve lisanında zikir olduğu halde bir garip adam geldi. Selam verip oturdu.

Müsaadeniz olursa bendeniz dahi Şeyh Hazretlerinin bizzat şahit olduğum bir menkıbesini nakletmek isterim, dedi. Cemaattekiler hüsnü kabul gösterip memnuniyet İfadesinde bulundular. O da devam etti:

Bendeniz Bağdat Valisi merhum Ali Pasa Hazretlerinin yaveri idim. Halk birbirine Şeyh Hazretlerinin Bağdat’a geleceğini haber veriyordu. Haberi işittiğim halde, bu zatla bir tanışıklığım olmadığı için pek kulak asmadım. Merhum Ali Paşa o zamanlar gayet hasta idi. Hatta geceleri sağından soluna dönemez, bana işaret eder, ben de arzu ettiği tarafa kendisini çevirirdim. Bu süre İçinde vaktimi zayi etmemek için ibadet, tilavet-i Kur’an ve zikrullah ile meşgul olur. Paşa Hazretlerinden de gafil olmayıp hizmetine bakardım.

Şeyh Abdurrahman Ks Hazretlerinin Bağdat’a teşrif edeceğini işit­memin üzerinden bir iki gece geçmişti. Bu gecelerden birisinde pencereleri kapatıp kapıyı kilitlemiş oturuyordum. Birdenbire perdeler kalktı ve kilitli olduğu halde kapı açıldı. Ardından da iki şahıs içeri girdi. Ali Paşa hemen yerinden kalktı, el pençe divan durdu.

Tanımadığım bu iki zatın önünde mütevazi başını aşağı eğip bekledi. Birdenbire böyle acayip bir halin ortaya çıkışından hayrette kaldım. Zira anahtar bende iken kapı nasıl açıldı, bizzat kapattığım perdeler nasıl kalktı, sağına ve soluna dönemeyen Paşa Hazretleri birden nasıl ayaküzeri durdu; anlayamadım, şaşırdım kaldım.

Gelenlerden önde olan kişi Paşaya bazı şeyler söyledi:

Şu arkamda duran şahsı tanıdınız mı?

Hayır, Efendim, tanımıyorum.

—Bu zat, Şeyh Abdurrahman Halis Talabani’dir. Bağdat’a teşrif ediyor. Yarın sabahleyin asker alayı ile karşılar, gayet hürmetle, edep ve erkanla hizmetinde bulunursunuz.

Sonra kapı kapandı, perdeler indi.

Paşam, bu hal ne idi. Bu şahıslar kimlerdir, diye sordum. Paşa:

Evladım gördünüz mü, dedi. Ben de dedim ki:

Evet, Paşam, gördüm.

Vallahi oğlum, bahtiyarsınız. Demek ki bize olan hizmet ve emeğiniz zayi olmamış, öndeki zat Abdülkadir Geylâni Ks Hazretleriydi. Yanındaki de Abdurrahman Hâlis Talabani Ks hazretleri idi. Bağdat’a teşrif edeceklerinden karşılamamı emrettiler.

Evet, Paşam, işittim.

– O halde hemen hazırlıklara başla. On tane kurban kesip icab eden yemekleri tertip eyleyin. Ahaliye de nida etsinler, yarın çarşı pazarı kapatıp Hazreti Şeyh’i karşılamaya varsınlar.

Ertesi gün Bağdat sayılı günlerinden birini yaşıyordu. Sanki büyük bir bayram şenliği vardı. Bütün ağızlar Hazreti Şeyhin yüceliğinden bahsediyordu.

  1. İbnülemîn Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, 1. cilt, İstanbul, 1969, s. 537-539;
  2. Ata Terzibaşı, Kerkük Şairleri, 2. cilt, Kerkük, 1968, s.45-78.
  3. Miftahu’l-İrşad, 1993

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir