Ahlak Hastalıklarının Tedavisi

Bismillahirrahmanirrahim

Her hasta aynı ilaç ile tedavi edilemeyeceği gibi, her mürit de aynı yöntem ile tedavi edilmez. Kamil Şeyh müridin hastalığına, yaşına, mizacına, beden gücüne bakarak vereceği riyazeti ona göre belirler. Eğer mürit şeriat sınırlarını bilmeyen mübtedi ise ona önce taharet namaz ve diğer ibadetleri öğretir. Haram mal ile, haram işlemekle meşgul ise bunları terk etmesini emreder. Dışını ibadetlerle süsleyen, uzuvlarını zahir günahlardan temizleyen biri ise, hal kanıtlarına dayanarak onun içine bakıp, ahlakını, kalp hastalıklarını anlamalıdır. 

Eğer müridde ihtiyacından fazla mal görürse onu alıp hayır işlerine harcar, kalbini mal sevgisinden boşaltır ki mala iltifatı kalmasın. 

Eğer müridde kibir, gurur, onur halini galip görürse, onurunu kırmak için çıkıp çarşılarda, sokaklarda dilenmesini emreder. Çünkü baş olma duygusu, gurur, ancak züll ile kırılabilir. Dilencilikten daha büyük bir zillet yoktur. Bir süre onu dilenmekle görevlendirir ki kibir ve gururunu kırılsın. Zira kibir ve gurur öldürücü hastalıklardandır.

Müridin, beden ve elbise temizliğine düşkün olduğunu görürse onu tuvalet temizlemekle, kirli yerleri süpürmekle görevlendirir; mutfakta, dumanlı yerlerde çalıştırır ki onun temizlikle onurlanma duygusunu bozsun. Zira giysilerini temizleyip dışlarını bezeyenler, temiz hırkalar giymeye, seccadeler kullanmaya özen gösterenler, bütün gün kendisini bezemekle meşgul olan gelinden farksızdırlar. Ve kişinin, kendisine tapmasıyla puta tapması arasında fark yoktur. Allah’tan başkasına tapan herkes Allah’tan uzak kalır. Giysinin, sadece helal ve temiz olması dışında, onun şöyle böyle olmasına özen göstermek, nefsin arzusuna râm olmak demektir.İhya’: 3/79

Şayet mürid, kabalığı, yahut nefsin herhangi bir sıfatını hemen bırakamıyorsa, şeyh onu kötü bir huydan, ondan daha hafif başka bir kötü huya geçirir. Bu, su ile çıkmayan kanı, önce idrar ile (şimdi benzin ile) idrarı da su ile yıkamaya benzer. 

Mesela şeyh müridde pisboğazlık, oburluk görürse ona oruç tutturur, yemeğini azaltır. Sonra lezzetli yemekler hazırlayıp başkalarına vermesini, fakat kendisinin yememesini emreder. Tâ ki müridin nefsi kuvvetlenip sabra alışsın, oburluğu kırılsın.

Eğer müridi, mali gücü yok iken evlenmeye hevesli görürse yine ona oruç tutmasını emreder. Bununla şehveti kırılmazsa ona bir gece ekmeksiz su ile;bir gece de susuz, ekmek ile orucunu açmasını emreder. Et yemekten, katıktan meneder ki nefsi küçülsün, şehveti kırılsın. Başlangıç halinde açlıktan daha yararlı bir ilaç yoktur.

Müride gazab hali galip ise onu hilme, susmaya yöneltir. Kötü huylu birini ona arkadaş yapar. Yahut onu huysuz birine hizmetle görevlendirir. Taki nefsi buna katlanmaya alışıp yumuşasın. 

Hikaye olunur ki: Nefsine hilmi öğretmeye,kızmayı kendinden gidermeye çalışan biri, adam tutup halkın içinde kendisine sövdürür ve kendisi onun sövmesine cevap vermeyip öfkesini yutkunur, sabrederdi ki hilm, kendisinin ayrılmaz bir huyu ve sıfatı olsun. 

Kendisinde korkaklık ve ödleklik hisseden biri de kendisini yiğitliğe alıştırmak için kışın dalgaların kabardığı zamanda gemiye binip denize açılırdı. Hind abidleri de, bütün gece tek ayak üzerinde durmak suretiyle, ibâdete karşı tenbelliği tedavi ederler”  İhya: 3/79-80

Samt(susmak)a gelince:

Bu da uzleti kolaylaştırır. Fakat uzlet, müridin,zaruri ihtiyaçlarını giderecek işleri yapmasına engel değildir. Kendisine yemek getiren kimseye, söylenmesi gereken şeyleri söylemek gibi, yalnız zaruri ihtiyacı giderecek kadar konuşmalıdır. Çünkü konuşmak, özellikle üstüne düşmeyen, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri konuşmak -ki Kurân buna lağv diyor- kalbi meşgul eder.

Halvet de:

Meşgaleleri savar, işitme, görme gibi(riyâzet esnasında)lâzım olmayan duyuları korur. Kalb, tıpkı duyu ırmaklarından, içine kirli sular dökülen bir havuza benzer. Riyâzetin amacı, kalbin içine boşalan kirli suları boşaltmak ve o pis sulardan oluşan çamuru, curufu temizlemektir. Ta ki havuzun dibinden tertemiz su fışkırsın. Şimdi havuza açılan ırmaklar açık olup, her zaman ona, boşalandan daha çok kirli su doldukça havuzun kirli suyu nasıl boşaltılır? Suları boşaltabilmek için ona açılan duyu yollarını tıkamak, zaruri olmadıkça bu yolları açmamak gerekir. Bu da ancak karanlık bir yerde halvet ile mümkün olur. Şayet salik, karanlık bir yer bulamazsa, başını abasıyle sarar, ya da üstüne bir örtü alır. İşte bu durumda Hakkın nidasını işitebilir, rübübiyyet mertebesinin haşmetini müşahede eder. Peygamber (s.a.v.) de böyle bir halde iken kendisine Hakkın sesi gelip: “ Ya eyyel muzemmil”: Ey örtüsüne bürünen!”, Müzemmil Suresi: 1 “Ya eyyuhel Muddesir”: Ey elbisesine bürünen!” Müddessir: 1 denmemiş miydi?

İşte bu dört hal, insanın, kendisini, yol kesenlere karşı savunacağı kalkanlardır. Salik bu dört yöntemi uyguladıktan sonra yürümeye başlar. Sülük (yürümek), kaynağı dünya tutkusu olan geçitleri aşmaktır. Bu geçitleri aşarken önce kolaydan başlamak gerekir. Bunun için içini mal sevgisi, mevki sevgisi,halka iltifat(onların değerlendirmelerine göre hareket)gibi ilgilerden boşaltıp temizlemesi lazımdır.Epey zaman alacak olan bu işin tamamlanması,kişilerin durumlarına göre değişir,Bazı insanlar, az bir mücâhede ile birçok nefis sıfatını aşarlar. 

Şimdi bu ilgiler atılır, veyahut mucâhede sonucu zayıflar da kalbi meşgul edecek bir hal kalmazsa, şeyh, saliki, kalbini dolduran zikirle meşgul eder ve onu zâhir evrad ile (belli duâ ve tesbihleri) okumakla fazla meşgul olmaktan meneder. Yalnız farzları ve revâtib sünnetleri yerine getirir. Bunun dışında, bütün virdlerin özü olan bir tek virde yani Allah’ı zikre devam eder. Kalbi başka şeyleri anmaktan kurtarıp sırf Allah’ı anmaya tahsis eder. Bu da ancak doğru irade ve Allah sevgisinin kalbi istila etmesiyle mümkün olur.

Allah sevgisi, gönlü öyle sarar ki kişi, sevgilisinden başka bir şey görmeyen, ondan başka bir şey düşünmeyen aşık durumuna gelir. Şeyh, bu duruma gelen saliki, yalnız olarak bir zaviyeye sokar. Orada yalnız kalacak salike,yaşaması için gerekli helal gıdayı verecek birini de görevlendirir ve ona diliyle ve kalbiyle söyleyeceği bir zikir belirler. 

Mesela salik hep Allah, Allah…” yahut: “”Subhânellah, subhanellah… “der. Yahut şeyhin söyleyeceği kelimelerden biriyle zikreder. Bu zikre devam ede ede öyle bir durum gelir ki artık dil hiç deprenmeden zikir, kendiliğinden dilin üzerinden akmağa başlar. Bir süre de boyle sürer. Nihayet zikrin izi dilden silinip, zikir kelimesinin sûreti kalbde kalır. Bir süre de böyle devam eder. Sonunda kelimenin harfleri ve şekli kalbden de silinir, anlam kalbe yerleşir, kalbde o anlamdan başka bir şey kalmaz.

Bu durumda şeyh, salike, kalbini vesveselerden, dünyaya ilişkin düşüncelerden korumaya, kendisine ve başkalarına ait geçmiş şeylerle uğraşmamaya dikkat etmesini söyler. Çünkü bir ân dahi kalb böyle şeylerle uğraşıp zikirden geri kalırsa salik için eksikliktir, ziyandır. Bunu savmaya çalışmalıdır. Fakat ne kadar vesveseyi savsa da zikrettiği kelime üzerinde bazı vesveselere engel olamaz. 

Meselâ “Allah” ne demektir? Neden Allah’a ibadet ediliyor, Onun Tanrı ve mabud olmasının anlamı nedir? gibi düşünceler hatırına gelebilir. Ama sâlik, bu düşüncelerden hoşlanmadığı takdirde bunların kendisine zararı olmaz. Yeter ki salik bunların şeytanın attığı düşünceler olduğunu bilsin ve bunları def için Allah’a sığınsın. Nitekim Yüce Allah: “Şeytandan sana bir dürtü gelirse Allah’a sığın, işitendir, bilendir. Korunanlar, şeytandan kendilerine şeytandan gelen bir vesvese dokunduğu zaman (Allah’ın sevâb ve cezâsını) hatırlarlar, hemen (gerçeği) görürler” A’raf Suresi: 200-201

Sâlik, kalbine gelen kuşkuları, vesveseleri, iyi ve kötü hallerini şeyhine söylemeli, fakat başkasından gizlemelidir. Şeyhi, onu kendi tefekkürüyle işin hakikatine erebilecek yaratılışta görürse düşünceye yöneltir ki kalbine gerçeği aydınlatan bir nur doğsun. Eğer buna erecek güçte değilse, ona anlayacağı bir dille öğüt verir, böyle düşünceleri bırakıp kesin imana sarılmasını söyler.

Ancak bu hususta şeyhin son derece dikkatli olması gerekir. Çünkü bu haller, tehlikeli dönemeçlerdir. Nice mürid riyazetle uğraşmış, sonunda içine gelen bozuk bir düşünceyi aşamayarak yolda kalmış, ibâha yoluna düşmüştür ki, bu büyük bir helaktir. Zikir için halvete çekilen, bu tür düşüncelerden tamamen uzak kalamaz. Çünkü tehlike gemisine binmiştir. Eğer tehlike bölgesinden çıkarsa kurtulur, din ulularından olur. Ama hataya düşerse helak olur.

Bunun için derler ki: Şeyh feraset sahibi olmalı, salikin durumunu bilmelidir. Eğer salik zeki, bilgili biri değilse onu zikir ve tefekkür ile değil, zahir amel ve evradı ile, yahut zikir ve tefekkür sahiplerine hizmet ile görevlendirir ki onların bereketi,ona da ulaşsın. Nasıl ki cephede çarpışmayacak durumda olan acizler, savaşçılara su taşıma, onların hayvanlarına bakma gibi geri hizmetlerde bulunurlar ki kıyamet gününde onların sevabından yararlansınlar. Gerçi geri hizmette bulunanlar, fiilen savaşanların derecesine eremezlerse de onların bereketinden istifade ederler.

Ayrıca zikre ayrılan mürid, kendisine açılan hal ve keramet başlangıcıyla kibir ve gurura kapılabilir ki bu, sülükünü engeller. Onun için salik, denizleri dahi ağzına döksen ömrü boyunca doymayacak bir susuz gibi zikre susamış olmalı, halktan tamamen kalp ilgisini kesip kendisini Hakka ve halvete vermekten başka bir düşünceye sahip olmamalıdır.

Uzun mücâhede ile kalbi Allah ile olunca ona Rablık mertebesinin bazı celal nurları görünür, anlatılması mümkün olmayan incelikler ortaya çıkar,tecelliler olur. Böyle bir halde salik için en tehlikeli şey, köşelere kurulup vaaza başlaması ve verdiği öğütlerden haz duymasıdır. Bu haz ile sözlerini hikayelerle, Kur’andan delillerle yaldızlamaya kalkar, yapımcılığa kaçar. Hatta şeytan, onun kalbine: “Sen, Allah’tan gaflet ile ölmüş kalpleri diriltiyorsun. Sen Allah ile kulları arasında vasıtasın. Bunda senin nefsinin payın yoktur” gibi bir düşünce de atar.

Bunun bir şeytan tuzağı olduğu şundan anlaşılır: Şayet kendisinin akranı arasında kendisinden daha güzel, daha çekici, insanların daha çok eğilim duyduğu biri olsa, hemen içinde hased akrebi deprenmeye başlar. Eğer onu vaaz ve öğüt vermeye yönelten faktör, sırf Hakkın rızası olsaydı, böyle birini duyduğu zaman kıskanmak yerine sevinmesi, “Kulların ıslah yolunda bana bir destekçi veren, benim düşüncelerimi güçlendirecek bir yardımcı ihsan eden Allah’a hamdolsun” demesi gerekirdi. Ihya’ Ulumid-din: 3799-100).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir