Ayna-ı Mardiye

Ayna-ı Mardiye’ye Kavuşmak

FAKİH anlatıyor:
Babam, Abdulvahid b. Zeyd’in şöyle dediğini anlattı: Bir gün ben, mutad meclislerimizde idim. Gazaya çıkmak için hazırlığımızı yapıyorduk. Arkadaşlarıma, Pazartesi sabahına hazırlanmaları emrini verdim. Bu sırada, biri, meclisimizde şu ayet-i kerimeyi okudu:

«Allah’u Teâlâ kendilerine cennet va’di ile, müminlerden mallarını ve nefislerini satın aldı.» (Tevbe:111)

Sonunda on beş yaşında bir erkek çocuğu ayağa kalktı. Babası ölmüştü. Babasından kendisine çok mal kalmıştı. Bana şöyle dedi: Ey Abdulvahid, Allah’u Teâlâ, kendilerine cennet va’di ile, müminlerden mallarını ve nefislerini satın almış mıdır? Evet, dedim. Şöyle devam etti: Ey Abdulvahid, bana cennet verileceği vadine inanarak nefsimi satıyorum.

Şöyle anlattım: Kılıç darbesi bu sözden çok zordur. Halbuki sen bir çocuksun. Korkarım ki, sabredemezsin. Bu satıştan aciz kalırsın. Şöyle dedi: Ben. Allah ile alış veriş edeceğim; sonra da aciz kalacağım öyle mi? Sonra aramızda, nefsimiz bize kusur yolu gösterdi; dedik ki: Bu çocuktur; yapar, ama biz yapamayız. Bundan sonra, malini Allah yolunda sadaka olarak dağıttı. Yalnız geçimine yetecek miktar ile, atı ve silahı kaldı. Gazaya çıkış günü, bize ilk gelen o oldu.

Sana selâm ey Abdulvahid, deyince: Sana da selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun. Satış kazancın bol olsun, dedim. Bundan sonra, yola koyulduk. O da bizimle beraber idi. Gündüzleri oruç tutuyordu. Geceleri namaz kılıyordu. Hizmetimizi de görüyordu. Hayvanlarımızı yayıyor, uyuduğumuz zaman da bizi bekliyordu. Böylece biz, Rum beldelerine vardık. Biz bu hal içinde iken, bize çıkageldi. Şöyle diyordu: Ah Ayna-ı Mardiye’ye bir kavuşsam.

Arkadaşlarım onun bu haline dediler ki: Galiba çocuğa vesvese geldi; yahut akli bozuldu.
O yine bize öyle diyerek yaklaştı: Ey Abdulvahid, artık sabrım kalmadı. Ayna-ı Mardiye’ye bir kavuşsam. Dedim ki: Habibim, bu Ayna-ı Mardiye dediğin nedir? Şöyle anlattı: Ben bir uykuya daldım. Bana biri geldi şöyle dedi: Seni Ayna-ı Mardiye’ye götüreceğim. Beni bir bahçeye götürdü. Orada suyu gayet tatlı bir ırmak akıyordu. Bir de baktık ki, o ırmağın kenarında bir çok cariyeler var. Üzerlerinde tarifini yapamayacağım süsler ve elbiseler vardı. Beni görünce, sevindiler ve şöyle dediler: 

İşte, Ayna-ı Mardiye’nin zevci. Yanlarına vardım. Selâm verdim. Ayna-ı Mardiye aranızda mı? dedim. Şöyle anlattılar: Hayır, biz onun hizmetçileriyiz, cariyeleriyiz. Öne doğru ilerle. İlerledim; bir nehir gördüm. Bu bir bahçede idi. İçi süt doluydu. Hem de tadı bozulmayan bir süttü. Orada da birtakım cariyeler vardı. Onları görünce güzelliklerine hayran kaldım. Onlar beni görünce sevindiler. İşte bu; Vallahi Ayna-ı Mardiye’nin zevci, dediler.

Onlara yaklaştım: Size selam, Ayna-ı Mardiye içinizde mi? dedim, şöyle anlattılar: Sana da selâm ey Allah’ın velisi. İçimizde değil; biz onun hizmetçileriyiz; cariyeleriyiz, İleri geç. İleri geçtim. Şerbetten bir vadi gördüm. Bu şerbet, vadinin kenar kısmında akıyor. Yanında bir takım cariyeler var ki, öncekilerini güzellikte bana unutturdular. Yanlarına vardım: Size selam. Ayna-ı Mardiye içinizde mi? diye sordum. Size selam. Ayna-ı Mardiye içinizde mi? diye sordum, şöyle dediler:
– Hayır, biz onun hizmetçileriyiz, cariyeleriyiz. illeri geç. İleriye geçince, süzülmüş baldan bir nehir gördüm. Kenarında birtakım cariyeler oturuyor. Hem nurlu hem de güzellerdi. O kadar ki, öncekileri bana unutturdular.

Bunlara da: Size selam. Ayna-ı Mardiye aranızda mı? dedim, şöyle söylediler. Hayır, ey Rahmanın velisi, bizler onun hizmetçileriyiz; cariyeleriyiz. İleri git. İleri gittim. Bir çadır gözüme ilişti. Bu çadırın kapısı inci işlemeli idi. Önünde bir cariye duruyordu. Süsler takınmış, güzel elbiseler giymişti. Beni görünce sevindi ve içeriye seslendi: Ey Ayna-ı Mardiye, işte zevcin geldi.

Bunun üzerine çadıra yaklaştım, içeriye girdim. Baktım ki o, tahtında oturuyor. Tahtı, incilerle yakutlarla süslenmişti. Onu görür görmez çarpıldım, beni şöyle diyerek karşıladı.
Merhaba ey Rahmanın velisi, bize gelme zamanın yaklaştı. Gidip boynuna sarılmak istedim; bana şöyle dedi: Hele dur: boynuma sarılma zamanın gelmedi. Henüz sende hayat ruhu var. İnşallah bu akşam iftarı yanımızda yaparsın.

İşte, bundan sonra uyandım. Ey Abdulvahid, artık onun ayrılığına dayanamayacağım.
Abdulvahid diyor ki; Sözümüz yeni bitmişti: karşıdan bir düşman kafilesi çıktı. Onlara hamle ettik. O çocuk da hamle etti. Onlardan dokuzunu bu çocuk öldürdü. Onuncusu kendisi idi. Yanına vardım, kanlar içindeydi. Gülünce, ağzına kan doldu; dünyadan ayrıldı.

Kaynak: Tenbihü’l-Gafilin 

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir