Bayezid Bistami (r.a.)

Bismillahirrahmanirrahim

Bayezîd-i Bistamî (r.a.) Hayatı:

Selman Farisi (r.a)’ın memleketi olan İran’ın Horasan bölgesinin Bistam şehrinde hicri 161 (m. 777) senesinde dünyaya geldi. Adı Tayfur bin İsa, künyesi, Ebu Yezid, nisbesi el-Bistâmî. “Bâyezid Bistamî” diye meşhurdur.

Babası Nişabur civarındaki Bistam kasabasının ileri gelenlerinden iyi bir müslüman ve dindar ailenin çocuğudur. Üç kardeştiler Adem, Tayfur ve Ali. Üçü de abid ve zahiddi. Fakat Tayfur yani Bâyezid içlerinde hal bakımından en üstün olanıdır.

Tasavvuf yolunun ince ve derin manalarına aşina idi. Bu sebeple kendisine Sultânü’l-Ârifîn (Ârifler Sultânı), Seyyid-i Ârifân, Pîr-i Bistâm gibi sıfatlar verilmiştir.

Şakik-ı Belhi bir gün hacca giderken Bistam’a uğramış, bir câmi yanında oynayan çocuklar arasındaki Bâyezîd’i hemen fark etmişti. Şakîk o câmide vaaz ederken, Bâyezîd çocuk hâliyle gelip pür edep onu dinledi. Bâyezîd’in hâli Şakîk’in dikkatinden kaçmadı ve firâset göstererek: “–Bu çocuk ilerde mâneviyat ricâlinden bir yiğit olacak!” buyurdu.

Bayezid Devrinin Diğer Velileri Ve Eğitimi:

Bâyezid Bistami, Ebû Hafs Haddâd, Ahmed Hadraveyh, Yahya bin Muâz ile çağdaş. Şakik Belhi, Zünnûn Mısrî ile dost ve arkadaş. Bâyezîd-i Bistâmî Hazretlerinin, Cafer-i Sadık Hazretlerinin torunu İmam Ali Rıza Hazretlerinden istifade ettiği nakledilmektedir. 

Mezhebi Hanefidir. Memleketi Bistam’dan ayrıldıktan sonra otuz yıl kadar Suriye ve Şam civarında dolaştı. İlimle uğraştı, nefsi ile savaştı. 324/848 veya 262/875 yılında vefat eden Bâyezid, Bistam’da medfundur. 

Tevhid Nedir:

Bayezîd, cezbesi istiğraka, sevgisi aşka varan ve tevhid konusunda konuşan sûfîlerdendi.  “Tevhid nedir?” diye soranlara şöyle cevap verirdi:

– Tevhid yakindir. Yakin ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbını tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde Onun hiçbir ortağı yoktur, demektir.

Mürşit Nasıl Olmalıdır:

Mürşid olacak kimseyi tanımak için şöyle bir ölçü koymuştu: “Kendisine gökyüzünde uçma veya bağdaş kurma kerameti verilen kimseye hemen kalkıp aldanmayın. Önce onun emir ve nehiy çizgisindeki yerine, şer’i hududa riayetteki durumuna bakın.”

Keramete Karşı Duruşu:

Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek “Buna aldanmam” dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.

Zahitlerin dünyadaki arzusu keramet, ahiretteki istekleri makamat, ariflerin dünyadaki istekleri imanla yaşamak ahiretteki temennileri afv-i ilahi’ye kavuşmaktı.

Vehbi İlmi Nasıl Elde Ettiği:

Bayezîd-i Bistami bir gün camide fıkıh okutan bir alimin ders halkasına katıldı. O sırada biri geldi ve fakihe bir “feraiz” meselesi sordu: “Biri öldü, geride şu şu malları ve şu şu akrabaları kaldı. Bunun mirasını nasıl taksim edilir.” Fakih, sorulan soruya cevap vermeye çalışırken Bayezîd, şöyle bağırdı: 

-Ey üstad! Öldüğünde Allah’tan başka kimsesi kalmayan kimse hakkında ne buyurursun?

Orada bulunanlar birbirlerine hayret ve donuk nazarlarla bakarlarken Beyazîd, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“İnsanın gerçekten sahip olduğu hiçbir şeyi yoktur. Öldüğünde sadece Mevla’sı kalır. Tıpkı önceden olduğu gibi. Çünkü insan dünyaya gelmeden önce de yalnızdı. Bu alemde de yalnızdır, ama çoğu zaman yalnızlığının farkında olmaz. Kabre konulduğunda yalnızlığını anlar”

Fakih onun bu ince anlamlı sözleri karşısında ona sordu:

– Sen bu ilmi kimden, nerede ve nasıl aldın? Bayezîd şu karşılığı verdi:

– Bu ilim bana Hak vergisidir (vehbidir). Çünkü Allah Resûlü (s.a.) buyurur: “Bir kimse bildiğiyle amel ederse Allah Ona bilmediklerini öğretir.”

Erenler Derecesine Nasıl Erişilir:

Kendisine Sordular: İnsan ne zaman, “erenler” derecesine erişir? Dedi ki:  “Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman.”

Zahitlik Üç Basamaktır:

Bayezid zahiddi. Zahitliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını, ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını, da Allah’tan başka her şeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.

Halkın en Şerli Olmak:

Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında “kendisinden daha şerli kimse” bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.

İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için “mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi.”

Açlık Ve Hikmeti Hakkında Görüşü:

Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin “açlık” olduğunu anlatmak için derdi ki: “Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar.” 

Sordular: Marifeti neyle buldun? Şöyle cevap verdi:  Aç karın ve çıplak bedenle. Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere: Eğer Firavun aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı, diye karşılık verdi.

Riyazat ve mücahede, aşk ve cezbe ehlinden olduğu için tasavvufu şöyle tarif ederdi: “Tasavvuf, rahat kapısını kapatıp, sıkıntı ve mücahede kapısını açmaktır”

Rahmetullahi Aleyh-

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir Cevap Yazın