Bedir Savaşı 

Bedir Savaşı 

Hicretin ikinci yılının 17 Ramazan’ında 13 Mart 624t olmuştur. Bu gazve Medine’ye 135 kilometre uzaklıkta olan bir ovada Mekkeli müşrikler ile Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yapmış olduğu kanlı bir savaştır. 

Harbin Sebepleri 

Mekkeli müşrikler, İslam olan hemşerilerini merhametsizce tazyik baskı altında tuttular ve onları hicret etmeye zorladılar. Müslümanlar Medine’ye hicret edince de Mekkeliler mal ve mülklerini zapt ettiler. Ayrıca Medine’den onların geri iade edilmesi hususunda da baskı yapmaya başladılar. Gayelerine ulaşmak içinde Medine’nin Yemen ile olan Ticaret yolunu kestiler. Müslümanlar da buna karşılık vermek üzere Mekkelilerin Şam ile olan ticaret yolunu kestiler bu hareket Mekkeliler için bir harbin başlangıcı sebebi sayıldı. Buna bir de Batn-ı Nahle’de haram aylarda gerçekleşen saldırıda Amr bin Hadra’nın öldürülüşü de ilave edilince Mekkeli müşrikler savaş için diğer kabilelere kendilerini haklı gösterecek bir sebep bulunmuş oldular.

Mekke’de açık bir şekilde savaş hazırlıkları başladı. Bunun için paraya ihtiyaç vardı ve Ebu Süfyan başkanlığında Medine yoluyla Şam’a büyük bir ticaret kervanı yolladılar. Bu kervanın sermayesine Mekke’deki tüm zenginler iştirak etti. Kervanın Şam’a gidiş ve dönüşü müslümanlarca takip edildi. Medine’deki Müslümanlar kervanın dönüşünü beklemeye başladılar. 

Harbe hazırlanış

Ebu Süfyan’ın Şam’dan dönüşü yaklaşınca, vaziyetlerini tetkik etmek üzere Resûl-i Ekrem (sav), birkaç kişiyi (Hz. Talha, Ubeyde ve Said bin Zeyd ‘ı) şam tarafına gönderdi. Bunlar, bir yere gizlenip kafilenin Bedir yolunu takip ederek gelmekte olduğunu görünce, hemen Medine’ye dönüp gördüklerini Hz. Peygamber’e etraflıca atlattılar. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (sav), -Kureyş’in Medinelilerle savaşmak için gerekli hazırlıklar yaptığını bildiğinden dolayı hemen bütün ashabını toplayarak durumu aralarında en ince noktasına kadar müzakere etmeye başladılar. 

Zira, bu zamana kadar Ensar’dan hiç kimse seriyelere iştirak etmemişti. Halbuki şimdi, ensar ve dolayısıyla Medine için tehlike mevcuttu. Peygamberimiz (sav), durumu etraflıca izah ettikten sonra: “Sizce kervanı takip etmek mi, yoksa Kureyş ordusunu karşılamak mı daha uygundur?” diye sordu. Ashabın fikirlerini öğrenmek istedi. Önce, Hz. Ebubekir (ra); sonra Hz. Ömer (ra) ayağa kalkarak, muhacirler adına konuştular. Ve Kureyşlilerle harp edilmesini istediler. Daha sonra, ensardan Mikdad bin Esved (ra) ayağa kalkarak, “Ya Resûlüllah, biz Musa kavminin Hz. Musa’ya: Sen ve Rabbin, gidin, savaşın. Biz burada oturucuyuz, dedikleri gibi diyecek değiliz. Biz, senin sağında, solunda, önünde ve arkanda daima düşmanla çarpışırız” dedi. Bu sözler, Resûl-i Ekrem’i (sav) çok memnun etti; mübarek yüzü güldü ve Mikdad’a dualarda bulundu.

*

Sonra ensardan, Hazrec ve Evs kabilelerinin reislerinin fikirlerini sordu. Bunun üzerine Evs kabilesinin reisi Sa’d bin Muaz (ra) ayağa kalkarak: “Ya Resûlüllah, biz sana inandık. Bize getirdiğin Kur’an’ın hak olduğuna şehadet eyledik. Sen nasıl arzu edersen öyle yap. Bize sen, denizi gösterip dalsan, bizde seninle beraber dalarız. Ensardan tek bir kişi dahi geri dönmez” dedi. Bunu, Hazrec kabilesinin reisi Sa’d bin Ubade’nin (ra) konuşması takip etti. O da aynı sözleri tekrarladı. Ensarın reislerinin bu sözleri Resûl-i Ekrem’i (sav) çok memnun etti. Ve: “Vallahi ben, savaş meydanında Kureyşlilerin yıkılacakları yerleri sanki görür gibi oluyorum” dedi. Ve Bedir’e vardıkları zaman: “Burası falanın mezarı, şurası falanın ölüm yeri” diye Kureys büyüklerinin öldürülecekleri yerleri birer birer gösterdi.

Resul-i Ekrem (sav), bu müzakerelerden sonra ashabını hemen harbe hazırladı, Hicretin ikinci yılının 12. Ramazanında (m. 624 yılının Martında) Medine’de, Amr (Abdullah) İbni Ummü Mektum’u kaymakam, Ebu Lübabe ‘yi de muhafız olarak bırakıp, 64 muhacirden ve 241 ensardan müteşekkil olmak üzere 305 kişilik ordusu ile Medine ye bir mil mesafedeki toplanma yeri olan Revha’dan hareket etti. 

*

Mekkelilerin, Ebu Süfyan idaresindeki kervanı kurtarmak ve müslümanları imha etmek maksadıyla Bedir tarafına doğru ilerlediklerini haber aldıkları için o tarafa doğru yola düzüldüler. Orduda, üç atlı ve yetmiş develi vardı. Geri kalan yaya yürüyordu. Hayvanlara nöbetleşe biniliyordu. Hz. Muhammed (sav), Hz. Ali (ra) ve Hz.Zeyd bin Harise (ra) ile birlikte üçü bir deveye binmişlerdi. Bu hal islam dinindeki eşitliğin en güzel örneğini teşkil ediyordu.

İslam ordusunun biri muhacirlerin, ikisi Ensar’ın olmak üzere, üç sancağı vardı. Muhacirlerin sancağını Mus’ab bin Umeyr, Hazrec in Hubab bin Münzir ve Evs inkini de Sa’d bin Muaz taşıyordu. Sefer, Ramazan ayına rastladığı için, Resûl-i Ekrem (sav), Medine den çıktıktan sonra ashabına oruçlarını bozmalarını emretti. 

Ebu Süfyan, Şam’dan hareket ettikten sonra, müslümanların baskınına uğramamak için sık sık keşif yaptırıyordu. Bu keşiflerden birinde, müslümanların kendilerini beklediğini öğrenince, hemen Zamzam bin Amr-i Giffari’ye yirmi altın ücret verip, vaziyeti bildirmesi ve yardımlarını temin etmek üzere Mekke ‘ye gönderdi. Kendisi de kervanın yolunu değistirerek Bedir’e uğramadan sahil yolunda yürüyüşe devam etti. Böylece kervanı, müslümanların hücumundan kurtarmış oldu. Bu durumu bildirmek üzere de ikinci bir haberciyi daha Mekke’ye gönderdi.

Zamzam bin Amr, Mekke’ye varır varmaz: “Çabuk, yetişin. Şam kafilesi Muhammed’in eline düşüyor” diye bağırmaya başladı. Bunun üzerine halk tamamen harbe davet edildi. Kimi bizzat iştirak etti, kimi yerine bedel tuttu. Böylece vakit kaybetmeden Kureyş ordusu, yüz atlı, yüz develi ve gerisi piyade olmak üzere 950 kişi ile Mekke’den hareket etti. İkinci habercinin yolda verdiği habere aldırış etmeden müslümanları imha etmek gayesi ile Bedir’e doğru yollandı.

*

Kureyş ordusunun başkumandanı, Peygamber (sav) Efendimizin baş düşmanı Ebu Cehil idi. Orduda, Kureyş’in bütün ileri gelenleri bulunuyordu. Yalnız Peygamberimizin en büyük düşmanlarından olan amcası Ebu Leheb yoktu. Zira o, adese denen çiçek hastalığının en ağırına yakalanmıştı. Bu yüzden sefere iştirak edemedi. Kureyş ordusu, Bedir kasabasına gelene kadar her konakta bir Kureyş eşrafı tarafından bir gün dokuz, bir gün on deve kesilerek doyuruluyordu. Nihayet Kureyşliler, musiki aletleri çalarak ve muzaffer bir eda ile Bedir’e geldiler. Ve ovanın güney tarafındaki toprak araziye yerleştiler. İslâm ordusu ise, ovanın güney taraflarındaki susuz ve kumluk bir sahaya yerleşti. Hemen bir kuyu kazıp su ihtiyaçlarını oradan temin etmeye başladılar.

Savaş gününden önceki gecenin başlangıcında Resûl-i Ekrem (sav), küçük ordusunu arazi üzerine tertip ederek şu hitabede bulundu: “Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız. Hiçbir yere kımıldamayıp yerlerinizde kalınız. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman, kalkanını açtığı zaman oklarınızı atınız. Düşman iyice yaklaşınca elinizle taş atınız.

Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonra, düşman ile göğüs göğüse geldiğiniz vakit kullanılacaktır.” Bundan sonra da: “Allah, her hususta güzellik ve iyilikle hareket etmenizi emretmektedir. O halde öldürürken bile, en iyi ve en güzel tarzda öldürünüz” buyurdu.

O zamanki müslüman askerlerin muayyen bir şekilde askeri bir elbiseleri olmadığı için, harp esnasında heyecan ve gayretten birbirlerine düşmemek için: “Ya Mansur amit: Ya Allah öldür” veya “Ahad, ahad: Allah birdir, Allah birdir” şeklinde parola kullanmaları tespit edildi. Ayrıca, İslâm ordusu mensuplarının aralarında, bazı hususi parolaları da vardı. Mesela: Süvariler: “Ey Allah’ın süvarisi”, Mekkeli muhacirler: “Ey Beni Abdurrahman” Harrecliler: “Ey Beni Abdullah” ve Evsliler de: “Ey Beni Ubeydullah” gibi sözleri aralarında parola olarak sözleşmişlerdi.

Hz. Peygamber (sav), savaş gecesini, sabaha kadar Allah’a ibadet ve dua ile geçirdi. Sabahleyin, çok erken vakitte ordunun hatlarını ve sıralarını dikkatle teftiş etti. Bu teftişi esnasında elinde taşıdığı asa ile kendi bulunduğu hattın ilerisinde ve gerisinde kalan gönüllülerin yerlerini gösterdi. Bu iş bittikten sonra, her mevzi için bir kumandan tayin etti.

Orduların karşılaşması

İslam ordusu, 16 Ramazanı 17 Ramazan’a bağlayan gece uyuyup istirahat ettikten sonra, sabahleyin kalktıklarında bol yağmur yağıp Bedir deresini doldurduğunu gördüler. Bol bol su içip kaplarını doldurdular. Ayrıca, yağmur, bulundukları yerlerdeki toprağı sertleştirip, hareket kabiliyetlerini kolaylaştırdı. Buna mukabil, müşriklerin bulundukları yeri ise çamur ve bataklık haline getirdi.

İslam ordusu, Hubab bin Münzir’in tedbiri ile yerini değiştirip karargahlarını sabahleyin biraz daha güneye naklederek, Ariş tepesi üzerine kurdu. Sad bin Muaz’ın (ra) teklifi ile Resûlüllah için hurma dallarından bir gölgelik yapıldı. Resûl-i Ekrem (sav) ile Hz. Ebubekir (ra) buraya oturdular. Sa’d bin Muaz, kılıcını takip ensardan birkaç kişi ile çardağın kapısında nöbet bekledi.

İki ordu karşı karşıya gelince, müslümanlarla müşrik akrabaları yüz yüze geldiler. Öyle ki, bir tarafta müslümanların bayraktar Mus’ab bin Ümeyr, öbür tarafta Kureyş ordusunun bayraktarı kardeși Ebu Aziz Zürare bin Ümeyr bulunuyordu. Ebubekir’in (ra) bir oğlu Abdullah, müslümanların içinde, diğer oğlu Abdurrahman, Kureyşliler safında ve karşı karşıya gelmiş vaziyetteydi. Resûl-i Ekrem’in (sav) amcası Hamza (ra) kendi tarafında, diğer amcası Abbas ise karşı tarafta idi. Hz. Ali (ra) müslümanlar tarafında; kardeşi Akil, Kureyş tarafında idi. Resûlüllah’ın kızı Zeyneb’in kocası Ebu’l-As ibni Rebi de Kureyş tarafında idi.

Evvelce bir bütün olan bir cemaatin ikiye bölünerek karşı karşıya gelmesi, bilhassa Kureyş tarafındakilerin çoğunu büyük bir tereddüde düşürdü. Kardeşlerini, amcalarını, babalarını ve yeğenlerini karşılarında görmeleri, onları hayrete sevk etti Kureys’in ileri gelen birkaç şahsı, iki tarafın arasına bulmak için çalıştılarsa da, Kureyş ordusunun başkumandanı Ebu Cehil, onları korkaklıkla itham edince, muharebe yapmaya mecbur oldular.

Savaşa başlanması

(17 Ramazan H. 2-13 Mart 625) Ebu Cehil, Batn-ı Nahle’de müslümanlar tarafından öldürülen Amr bin Hadrami’nin kardeşi Amir’i yanına çağırarak, Mekkelileri savaşa teşvik etmesini söyledi. O da, bütün Kureyşlilerin görebileceği bir yerde, sesini yükselterek adeta bağırır bir şekilde kardeşinin ismini de zikrederek, “Ah Amr, vah Amr” diyerek ağlayıp feryada başladı. Ve müslüman ordusuna doğru bir ok attı. Bu ok, Hz. Ömer’in (ra) azatlısı Mihca’ya (ra) isabet ederek onun şehid olmasına sebep oldu. İslâmlarda ilk şehid budur. Bunu duyan Resûl-i Ekrem (sav): “Mihca, seyyidü’ş-Şüheda’dır” buyurdu, Amir bin Hadrami’nin zamanın icaplarından olan iki kişinin karşılıklı dövüşmesi (mübareze) kaidesine riyaet etmeden bu şekilde ok atması, muharebenin kızışmasına sebep oldu.

Kureyşliler, müslümanların üzerine yürüdü.

Kureyş’ten Utbe bin Rebía, bir yanına kardeşi Şeybe’yi ve diğer yanına da oğlu Velid’i alarak meydana çıkıp er diledi. Karşılarına çıkan Hz. Ali, Hz. Hamza ve Ubeyde (ra), bunların üçünü de öldürdü. Bunun üzerine iki taraf birbirine iyice yaklaştı ve iş, kılıca düştü. Bu sırada Resûl-i Ekrem (sav), gölgeliğine girip iki rekât namaz kıldıktan sonra: “Ya Rab, vaadini yerine getir. Eğer bugün, bu İslâm cemaatini helak ettirirsen, yeryüzünde ile’l-ebed sana ibadet olunmaz” diye dua etti. Bu sırada kendisine hafif bir uyku geldi. Biraz sonra tebessüm ederek uyandı. Yanında bekleyen Hz. Ebubekir’e: “Ya Eba Bekir müjde, işte melekler Cebrail ile imdada geldiler” dedi. Zırhını giyerek ve Kamer Süresi’nin 45. âyet-i kerimesi olan: “Yakında o cemiyet, hezimete uğrayacak, arkasını çevirip kaçacak” mealindeki ayet-i kerimesini okuyarak dışarı çıktı. Savaşta şehid olacakların cennete gireceklerine dair tesirli sözler söyleyerek ve yerden bir avuç küçük taşlar alarak: “Yüzleri çirkin ve kara olsun” deyip Kureyşlilere doğru fırlattıktan sonra ordusuna hücum emrini verdi. Müslümanlar, kendilerinden birkaç misli olan Kureyşlilere şiddetli bir tarzda hücuma geçtiler. 

Kureyş’ten Öldürülenler

Biraz sonra Ebu Cehil, Gafra (veya Afra) hatunun iki oğlu olan Muaz ve Muavvez tarafından çok ağır bir surette yaralandı. Yerde can çekişirken yetişen Abdullah ibni Mes’ud (ra) tarafından kafası boynundan kesilerek öldürüldü. Sonra, Kureyş’in ileri gelenleri birer birer katledildi. Savaş, birkaç saat sürdü. Kureyş ordusu, ileri gelenlerinin öldürülmesi karşısında ne yapacağını şaşırarak kurtuluşu kaçmakta buldu. Kaçanlar kurtuldu; kaçamayanlar esir olarak alındı. Savaş sona erdiğinde, Kureyş’ten 24 tanesi meşhur şahsiyetlerden olmak üzere 70 kişi öldürülmüş ve 70 kişi de esir olarak alınmıştı. Müslümanlardan ise, altısı muhacirlerden, altısı Hazrecten ve ikisi Evs’ten olmak üzere 14 kişi şehid olmuştu. Bu şehitlerin arasında Resûl-i Ekrem’in (sav) amcasının oğlu Ubeyde bin Haris (ra) de vardı. İslâm ordusu içinde oktan başka bir silah ile şehid olanların ilki, Ümeyr bin Humam (ra) oldu.

Ehl-i Kalib 

Bedir harbinde katledilen müşrik Mekkelilerin reislerinden 24 tanesinin cesedi, Resûl-i Ekrem’in (sav) emriyle Bedir’deki kuyulardan Kalib adındaki kuyuya dolduruldu. Harp bittikten sonra, bir müddet Bedir’de kalan Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz, harbin yapıldığından dört gün sonra yanında Hz. Ömer (ra) ve diğer birkaç sahabe-i kiram olduğu halde Kalib kuyusunun başına varıp müşriklerin her birini isimleriyle çağırdı ve: “Ey Ehl-i Kalib, Peygamberinizin kabilesi ne fena kabile imiş. Siz, beni memleketimden çıkardınız. Medineliler kabul etti; siz, benimle cenk ettiniz, onlar bana yardım etti. Ben Allah’ın vaadini hak buldum. Siz de Rabbinizin vaad ettiğini doğru buldunuz mu?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra): “Ya Resûlüllah, bunlar ruhsuz bir takım cesetlerdir. Onlara nasıl hitap ediyorsunuz?” dedi. O da: “Ya Ömer, siz onlardan daha ziyade işitmezsiniz. Şu kadar ki onlar, cevap vermeye muktedir değillerdir” buyurdu.

Ganimet malları

Savaştan sonra, ele geçen ganimet mallarının nasıl taksim edileceği hakkında henüz dinî bir hüküm yoktu. Bu hususta ashab-ı kiram arasında ihtilaf meydana gelince, Resûl-i Ekrem (sav), buna birhal çaresi düşünmeye başladı. O sırada nazil olan Enfal Sûresi’nin 1. âyet-i kerimesi, ganimet taksiminin Allah’a ve Resûlü’ne ait olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Resûlüllah, Safra boğazından çıkılınca ganimet mallarını herkese aynı ölçüde taksim etti. 

Münebbe bin Haccac adlı müşrikin kılıcı olan Zülfikar’ı ve Ebu Cehil’in devesini kendisine pay olarak aldı. Sonradan bu kılıcı, Uhud harbinde Hz. Ali’ye (ra) hediye etti. İşte, ucu çatallı meşhur Zülfikar budur.

Mazeretleri dolayısıyla Bedir muharebesine katılamayan sekiz kişiye de Bedir savaşında alınan ganimet mallarından birer hisse ayrıldı. Mazeretli kişilerden biri de Hz. Osman (ra) idi. Zira, Resûlüllah’ın kızı ve Hz. Osman’ın (ra) zevcesi Rukayye, o sıralarda ağır hasta idi. Nitekim, ordunun Medine’ye dönmesinden birkaç gün önce vefat etti.

Hz. Muhammed (sav), Medine’den Bedir’e hareketlerinden on dokuz gün sonra tekrar Medine’ye döndü. Zafer haberini daha önceden Zeyd bin Hârise ile Medine’ye ulaştırmıştı. Kendisi, Medine’ye döndüğünde kızının vefatını işitince gayet mükedder oldu.

Esirler hakkında müzakere

Cahiliyye devrinde, savaşlarda alınan esirler hemen öldürülürdü. Bu, asırlarca devam eden bir âdetti. İslâmiyette ise, şimdiye kadar esirlere tatbik edilecek muameleye dair bir âyet veya sûre vahy olmamıştı. Bu itibarla, Resûl-i Ekrem (sav), bir müşaveret meclisi topladı. Esirlere ne gibi muamele yapılmasını düşündüklerini sordu.

Aynı karakterde olan Hz. Ömer ile Sa’d bin Muaz (ra), hepsinin kellelerinin kesilmesi ve mallarının yakılması fikrini ileri sürdüler. Buna Resul-i Ekrem’in (sav) merhamet ve şefkati razı olmadı. Nitekim bu hususta Enfal Süresi’nin 67. âyet-i kerimesi nazil oldu. Yumuşak huylu, halim ve selim yaradılışta olan Hz. Ebubekir, bunların birer miktar bedel alınarak serbest bırakılmalarını teklif etti. Mesele reye konuldu ve Hz. Ebubekir’in fikri kabul edildi. Bu husus hakkında Enfal Süresi’nin 69. âyet-i kerimesi olan: “Ganimet olarak elde ettiğiniz malları helal olarak yiyiniz” mealindeki ayet-i kerime nazil oldu.

Yine bu sıralarda Mekke’de, adese adı verilen çiçek hastalığının en korkuncuna yakalanmış bulunan Ebu Leheb, Bedir harbinin felâket haberini öğrendikten yedi gün sonra öldü. Esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılacağı haberi Mekke’ye gelince, herkes esir olan akrabasını kurtarmak için teşebbüslere girişti. Her esir, hal ve vaktine göre bin ile dört bin dirhem arasında değişen bir miktarda fidye-i necat vererek serbest oldu. Fidye vermeye kudreti olmayanlara, ensardan onar çocuğa okuma ve yazma öğretmeleri suretiyle geri dönecekleri bildirildi. Bu suretle Medine’de, okuma ve yazma bilenlerin sayısı az iken, bu sayede çoğalmış oldu.

**

Peygamber (sav) Efendimizin amcalarından Abbas bin Abdulmuttalib de, esirler arasında idi. Üzerindeki parayı fidye olarak vermek istedi ise de para az görüldüğünden kabul edilmedi. Tedarik edip göndermesi şartıyla Mekke’ye gitmesine müsaade edildi.

Hz. Muhammed’in (sav) Mekke’de bulunan kızı Zeyneb’in (ra) kocası Ebu’l-As bin Rebi de esirler arasında idi. Zeyneb müslüman, fakat teyzesinin oğlu olan kocası müşrik idi. Zeyneb (ra), kocasının bedeli olarak, elinde parası olmadığından boynundaki gerdanlıkları çıkarıp Medine’ye gönderdi. Bu gerdanlık, annesi Haticetü’l-Kübra (ra) tarafından düğün hediyesi olarak kendisine hediye edilmişti. Gerdanlığın tellalın elinde esaretin bedeli olarak satılığa çıkarılması ashaba çok tesir etti. Birkaç kişi gözyaşlarını tutamayarak ağladı. Resûl-i Ekrem (sav) de bundan çok duygulandı ve rikkate gelerek ashabına: “Rey verir ve kabul ederseniz, Zeyneb’in esirini salıveriniz ve bedelini de geri çeviriniz” dedi. Ashab derhal esiri salıverdi. Ve bedelinide geri çevirdi. Ebu’l-As, daha sonra hicretin yedinci yılında İslâm ile müşerref oldu. Ve Bedir savaşından sonra tarafların anlaşmasıyla boşayarak Medine’ye gönderdiği karısı ile ikinci defa tekrar evlendi Ebu’l-As bin Rebi’den başka üç kişi daha bedelsiz olarak saliverildi. Bunlardan biri şair, ikisi parasız ve yazı bilmeyenlerdendi.

Harbin yankıları

Bedir harbi, İslâmiyet için bir ölüm kalım savaşıydı. Müslümanlar, bu savaşta elde ettikleri zafer ile hayat hakkını kazandılar. Bu sebeple harbin cereyan ettiği 17 Ramazan H. 2. yıla  Yevm-ü Furkan adı verildi. Bedir harbi ile müslümanların nüfuzlu düşmanları sahneden çekildi. Arap yarımadasında müslümanlık lehine derin bir ilgi uyandı. Muhtelif sebeplerle muhitlerinden korkanlar veya tereddüt içinde bulunanlar cesaret kazandılar.

Müslüman muarızlarının, bilhassa münafıkların ve yahudilerin sesleri kesildi. Arab yarımadasındaki kabileler, bu zaferin cazibesiyle müslümanlara gönülden bağlandılar; müşrikler bu muazzam inkılâbın önünde çürük bir ağaç gibi kökünden sarsıldılar. Cenab-ı Hakk, Enfal Sûresi’nde, Bedir harbine iştirak edenleri en güzel şekilde övdü.

Medine’de hicretin ikinci yılı başında başlayan askerî hareketler, ilk zamanlarda karakol ve devriye mahiyetinde iken, daha sonraları savunma harbi ve anlaşmalarından dönenleri ve casusları temizleme şekline çevrildi.

İslâm ordusu, Medine’ye döndükten sonra, Medine’deki yahudiler: “Tevrat’ta yazılı olan son peygamber budur” demeye başladılar. Bunun neticesinde bir kısım münafık ve yahudi kimseler, samimi olarak imana geldiler. Bir kısmı da yalandan imana gelmiş gibi görünmeye çalıştılar. Onların bu hareketi Medine’deki münafıkların sayılarının çoğalmalarına sebep oldu.

Bedir harbinin bir neticesi de cihad, esirlik ve ganimet meselelerine ait dini hükümlerin bu harpte nazil olan ayetlerle netlik kazanması olmuştur.

Kaynak: İslam Tarihi, H. Ülkü s.173-184

 

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir