Dervişe Himmet Dersi

Danişment’e Himmet Dersi

Derviş olmak için girdiğin bu seyri sülük yolunda sabırsızlaşma Danişment yol birden kat edilmez. Sıkıntılar birden aşılmaz. açılan yara birdenbire kapanmaz zaman gerekir. Sen istersin ki her şey hemen oluversin.

Sana verilen görevleri şikayet etmeden yapmalısın sabır göstermelisin. Zahmet ve sıkıntıyı düşünmemelisin, Allah’ın yarattıkları hakkında tefekkür etmelisin. Devamlı şikayet halinde, yapılmaması gerekenleri yapmak peşinde, terk etmen gereken alışkanlıkları ise devam ettirme halindesin sonra da himmet istemektesin.

Danişment gel sana anlatılacak şu hikayeye kulak ver;

İbrahim Ethem sultanlığı bırakarak mürid olduğu zaman şeyhi kendisine bir balta ile bir ip verdi ve ormandan sırtı ile odun taşıması emreyledi. Yıllarca şeyhinin kapısında bu hal üzere hizmet etti. Bir gün nasılsa şeyhinden habersiz bir derviş ile gizli bir yere çekildi ve sırtında sırtında odun taşımaktan açılan yaralara keten tohumu lapası koydurdu ve bu hali şeyhi duymaması için de o derviş arkadaşının ayaklarını öperek yalvardı. 

Şeyhi duyar da, şikâyet ettiği zannına kapılır diye korkuyordu. Aradan tam on yıl geçti. Dayanamayarak şeyhinin huzuruna gidip ayaklarına kapandı, yalvarıp yakararak: 

Sultanım! dedi. Bu fakire bir himmet nazarı eyle..

Şeyhi kendisine. Haydi işine git, biz sana himmet edecek zamanı biliriz. Bostancı, bostanını sulayacak zamanı bilir. Zamanı gelince, sular. Zamanı gelince, çapalar. Amma, sen buna dayanamıyorsan; iple baltayı bırak ve nereye istersen çık git, diye çıkıştı.

İbrahim Edhem, yaptığı edepsizliği anladı, mahcup oldu ve baltası ile ipini alarak, ormanın yolunu tuttu. Şeyhi, o çıkar çıkmaz mahremi ve müezzini olan bir başka dervişi çağırdı:

İbrahim Edhem’in peşi sıra git, demirli ayakkabın ile arkadan kendisine vur. Eğer, dönüp yüzüne bakarsa, yüzüne tükür. Bakmazsa, bir daha vur. Üç kere vurduğun halde dönüp bakmazsa, dön gel ve bana haber getir, emrini ve talimatını verdi.

Müezzin, İbrahim Edhem’in peşinden seğirtti. Pabucunun ucuyla kendisine vurdu. Baldırları çıplak olduğu halde, hiç aldırış etmedi ve yoluna devam etti. Bir daha vurdu, yine bakmadı. Bir üçüncü defa daha vurunca, baldırından kan fışkırdı ve müezzinin yüzüne kadar bulaştı. İbrahim Edhem, dönüp geri bakınca da, yüzüne tükürdü. 

İbrahim Edhem:

Ey kardeş! dedi. Senin istediğini, biz Belh şehrinde bıraktık geldik. Müezzin, derhal geri döndü ve olup bitenleri aynen şeyhine anlattı. Şeyh: Ya öyle mi söyledi? dedi. Demek, hâlâ Belh şehrini ve sultanlık zevkini unutamamış. Anlaşılıyor ki, daha benliğini kıramamış. Hemen git, balta ile ipi kendisinden al, varsın yine Belh şehrine gitsin. Burası yalancıların yeri değildir.

İbrahim Edhem, balta ile ipi şeyhin emri üzerine müezzine teslim etti ve ağlaya ağlaya Belh şehrinin yolunu tuttu. Belh’e varır varmaz, evvelce sultanlığı zamanında kendisinin yaptırdığı bir imarete misafir oldu. Akşam olunca, imarete bakan memurlar orada hazır bulunanları başka yere gönderdiler. İbrahim Edhem, hiç aldırış etmedi. Kendisine sordular:

Derviş! Sen niye diğer misafirlerle gitmedin? Beni burada bırakın, ne olur başkalarının arasına karıştırmayın. Şuracıkta tek başıma yatayım, dediyse de dinlemediler. Yaka paça sürükleyerek dışarı attılar. Ayaklarından sürüklerlerken, yedi yerde başcağızı merdiven taşlarına vurdu, oluk gibi kan boşandı. Öyle olduğu halde, kimliğini gizledi ve bunlara sabretti. Oysa, bir kerre:

— Durun, ne yapıyorsunuz. Ben sizin sultanınız İbrahim Edhem’im, demiş olsaydı, bütün köleler ve hizmetkârlar; dövmek, kovmak, sürüklemek ve incitmek şöyle dursun, elini ayağını öper, eskisi gibi kendisine kul köle olurlardı. Amma, o bu eza ve cefaya katlandı ve kim olduğunu onlara bildirmedi ve bizzat kendisinin yaptırdığı imaretten hakaretle, başı ve gözü yarılarak sokaklara atılmayı kabul etti.

Ey Danişment kardeş:

Onlar, hor olmak için aziz olmadılar. Viran olmak için, mamur da olmadılar. Böyle, meşakkatlere katlandılar, yine de yollarından dönmediler.

Hikayeye devam edelim:

İbrahim Edhem, sabaha kadar sürüklenip bırakıldığı yerde yarı baygın yattı. Sabah olunca, çeşmeye giderek başındaki kanı yıkadı ve durmadan şeyhinin bulunduğu şehre doğru yola çıktı. Aradan bir kaç gün geçti. Şeyhine, onun geri gelmekte bulunduğu malum oldu. Dervişlerini çağırarak, şu talimatı verdi:

Kıyafetlerinizi değiştirin. Dörder kişilik kafileler halinde, şehrin bütün giriş yerlerini kesin. Ellerinizde kalınca birer değnek bulunsun, o yalancı İbrahim Edhem hangi kapıdan şehre girmek isterse, bırakmayın. O sizlere: (Ben, şeyhime gidiyorum..) diyecektir. Siz de ona: (Biz de, ona gidenleri bırakmıyoruz. Dön geriye, işin mi yok? Dünyada şeyhten çok ne var? Böyle şeyhe, buzağı bile gönderilmez. Gidersen, adam akıllı bir şeyhle git ki, seni yoluna götürsün..) dersiniz. Eğer, bu ihtarına rağmen dönmezse, onu biraz döversiniz. Şehrin hangi giriş yerine gelirse, böyle muamele edersiniz, şehre yaklaştırmaz, döver, söversiniz. Amma; dövüldüğüne, sövüldüğüne hattâ öldürüldüğüne aldırış etmez şehre girmekte ısrar ederse, bırakınız gelsin.

Dervişler, kıyafetlerini değiştirdiler ve dörder dörder şehrin giriş yerlerini keserek beklemeye başladılar. 

Ey Danişment Şeyhin yaptıkları gaddarlık gibi görünüyor değil mi?

Şu imtihanları ve şu sınamaları göz önüne getirebiliyormusun? Dervişlik yolu, lâf-ü güzâf değildir. Lâyık olmak gerektir ki, şeyhlerden himmet ve nasip alınabilsin. Senin de aklın varsa, kendini anla ki, onlar nasıl birer talip idiler, sen nasıl bir talipsin!..

Neyse, sözü uzatmayalım: Dervişler, şehrin kapısında beklemeye başladılar. Bir gün, İbrahim Edhem’in karşıdan gelmekte olduğunu gördüler ve aldıkları vazifeyi yerine getirebilmek için hazırlandılar. Yanlarına gelince sordular:

Derviş, nereden gelip nereye gidiyorsun?

İbrahim Edhem, boynunu bükerek cevap verdi: Şeyhimin küstah, kovulmuş ve merdut bir köpeğiyim. Yine onun kapısına yaltaklanmak için gidiyorum.

Ey miskin, fakire hiç bir yerde itibar yoktur. Hele seni kovan birisinden ne hayır umarsın, var git işine. Ben şeyhimi görmeden bir yere gitmem.

– Yahu, şeyh şeyh deyip tutturmuşsun. Bu âlemde öyle şeyhler vardır ki, talipleri birkaç günde maksutlarına ulaştırırlar. Dön, böyle bir şeyhe git.. Buna gidersen, nasıl olsa bir gün seni yine kovar. Ne dediler, ne ettilerse ibrahim Edhem’i döndüremediler.

(Şeyhim..) diyordu da, başka bir şey demiyordu. Bekleyenler, onu bir güzel dövdüler. Şehrin diğer kapılarına gitti, oralarda da aynı muamele ile karşılaştı. Hasılı, nereye gittiyse dayak yedi ve fakat fikrinden caymadı, şeyhini görmek arzusundan vazgeçmedi. Nihayet, bir giriş yerinde yalvardı.

Ey aziz kişiler, dedi. Allah hakkı için bırakın beni şehre gireyim. Beni döve döve öldüreceksiniz. Öldüğüme yanmam, siz beni öldürdüğünüz için günahkâr olacaksınız, ben ise şeyhimden mahrum kalacağım. Allah için bırakın beni şeyhime  gideyim. Bunca dövmeleriniz ve sövmeleriniz için de sizlere hakkımı helâl ediyorum. Yeter ki, bırakınız beni şeyhimin huzuruna varayım.

Bir yandan ağlıyor ve bir yandan da yalvarıp yakararak, ayaklarına kapanarak kendisinin şehre girmesine engel olmamalarını niyaz ediyordu. Dervişler, işi daha fazla uzatmadılar ve onu serbest bıraktılar. Kendileri de acele şeyhlerine giderek olanı biteni anlattılar.

Derken, ibrahim Edhem de şeyhinin huzuruna vardı, ellerine ve ayaklarına kapanarak özür diledi. Şeyhi de ona iltifat ve himmet eyledi, maksuduna eriştirdi.

Hikayeyi iyi anla, gerçek tâlibe kimse engel olabilir mi, onu yoldan döndürebilir mi? İbrahim Edhem, bir kerre boş bulunup (Bana himmet et!) dediği için bunca meşakkatlere ve imtihanlara katlandı. Sen ise, daha dün geldin, bugün şeyhinden himmet istiyorsun. feraset ehli olmak nerede kaldı, daha iradet nedir, iradet-i tarık nedir bilmiyorsun. Bu yolda, can ve baş verirler de nasip alamazlar. Sen ise, bu yolu vakit geçirmek için eğlence sanıyorsun!..

Sad hezaran kâruban bu yolda can verdi henüz,

Birisi menzile ermez, bu yolu sanman güzâf..

Evet; sen bu yola girdiğini iddia ediyorsun amma, daha bu yolda nefsinin bir muradından bile geçemedin. Nasıl olur da, nefsini ve canını bu yolda feda edebilirsin? Nasıl olur da, bunca meşakkatlere ve imtihanlara katlanabilirsin? Gerçek bahadır, bu yolda can verenlerdir. Meşáyih, müritlerini bazen kahir yolu ile de imtihan ederler. Bu sınamadan yüz aklığı ile çıkarsan, himmetleri hazır olur. Bazen de lütuf yolu ile imtihan ederler, amma yine himmet ederler. Dünya ve ahiret yönünden himmet edecekleri zaman, ya azarlar veya iltifat ederler. Onların azarlamaları da, iltifatları da himmet ve berekettir. Zira, her yaptıkları Hak teâlânın işareti ile olur.

Gerçi, kuluna muradını veren Hazret-i Allah’tır amma, meşâyih arada sebep olur.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir