Hallac-ı Mansur (Hüseyn bin Mensur)

Hallac-ı Mansur (Hüseyn bin Mensur)

Sofiyye-i aliyye denilen büyük velilerden. İsmi, Hüseyn bin Mensur olup, künyesi Ebül Mugis’tir. Doğum tarihi kesin bilinmemekle beraber 243-246 (m. 857-860) yılları arasında İran’ın Beyza şehrinde doğduğu kaydedilmiştir. 306 (m. 918)’de şehid edildi. Babasının ise Mahamma isimli bir zerdüşt olduğu rivayet edilmiştir.

İlk gençlik yıllarından sonra tasavvufa meylederek, Tüster’de büyük velilerden Abdullah-ı Tüsteri’nin (kuddise sirruh) sohbetinde iki sene bulundu. Onsekiz yaşında Basra’ya gelerek Amr bin Osman-ı Mekki’ye bağlandı ve on sekiz ay sohbetinde kaldı. Her iki velinin yanında da çok sıkı riyazetler (nefsin isteklerini yapmamak), mücahedeler (nefsin istemediklerini yapmak) yaptı. Mu’teber ailelerden Ebu Ya’kub-i Akta’nın kızı ile evlendi. Bir müddet Basra’da kaldıktan sonra, Bağdad’a Cüneyd-i Bağdadi’nin ( radıyallahü anh ) yanına geldi. Cüneyd ( radıyallahü anh ) ona susmayı ve insanlarla görüşmemeyi emretti. Daha sonra Hicaz’a giderek, bir sene Ravda-i mutahhara’da mücavirlik yapıp tekrar Bağdad’a geldi. Burada yine Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ile görüştü ve bazı sualler sordu. Cüneyd-i Bağdadi ( radıyallahü anh ) suallerine cevap vermedi. Sorduğu meselelerin cevabını alamayınca, izin alarak Tüster’e gitti. Bir sene orada kaldı. Burada büyük kabul ve ilgi gördü. Daha sonra buradan ayrılıp, beş yıl ortadan kayboldu.

Horasan ve Maveraünnehr gibi beldelerde bulundu.

Sonra Ahvaz’a geldi. Burada da nasihatlerde bulunup, Ahvaz halkı içinde büyük kabul ve ikram gördü. Ahvaz’da ilahi esrardan çok bahsettiğinden, kendisine Hallac-ı Esrar denildi. Tekrar hacca gitti. Dönüşte Basra’ya geldi. Oradan tekrar Ahvaz’a gitti. “Halkı Hakka davet için şirk beldelerine gidiyorum” diyerek, o zamanlar henüz müslüman olmamış bazı Türk ve Kürt kavimlerinin Müslümanlığı kabul etmeleri için, Hoten ve Turfan’a sonra Hindistan’a gitti. Bu arada üç defa hac etmiştir. Tarikat sarhoşluğunda gördüklerini, İslamiyet’in zahirine uymayan kelimelerle söylediğinden, 306 (m. 918) yılı Zilkade ayının 24. Salı günü, halife Cafer bin Mu’tasım’ın zamanında Bağdat’ta elleri ve ayakları kesilip asılarak şehid edildi. Sonra yakılarak, külleri Dicleye atıldı..

Hallac-ı Mensur anlaşılamayan Hak aşığı

Zamanındaki ba’zı zahir alimlerinin de anlayamadığı sadık, Allahü Teâlâ’nın aşkı ile yanan bir Hak aşığıdır. Şiddetli mücahedeler ve çetin riyazetler çekmiş, himmeti yüksek, kerametler sahibi bir velidir. Sözleri güzel, konuşması fasih ve beliğ, firaseti üstün, hakikat, esrar, ma’na ve ma’rifetler sahibi olup, yaşadığı müddetçe, daima ibadet ve riyazetle meşgul olurdu. Günde bin rek’at namaz kılardı. Şehid edildiği günün gecesinde de 500 rek’at kılmış olup, her gece en az dörtyüz rek’at namaz kılmaya kendisini mecbur tutardı. Hallac-ı Mensur’a; “Bu yüksek derecelere ulaşmış iken, niçin bu kadar meşakkat çekiyorsun?” diye sorulunca, “Allahü tealaya dost olanların işlerine, ne rahat, ne de meşakkat tesir eder. Onlar, Allahü Teâlâ’nın sıfatlarında fani olup, kendilerini unuttuklarından, rahat veya zahmet onlara tesir etmez” cevabını vermiştir.

Aslında Mensur’un mesleği hallaç (pamuk atıcı) değildir. Bir gün dostu olan bir hallacın dükkanında otururken, onu bir işe gönderdi ve “Senin işini de ben görürüm” dedi. Parmağı ile işaret edince pamuklar, çekirdek ve tozlarından ayrıldı. Bu keramet yayılarak, “Hallac” ismiyle meşhur oldu.

Her an şükür ve taat üzere olduğu halde, Arafat meydanında başını bir kum tepesi üzerine koyup, “Ey alemlerin Rabbi! Ey aziz olan Allah’ım! Bütün tesbih edenlerin tesbihinden, bütün tehlil söyleyenlerin tehlilinden ve her tefekkür sahibinin tefekküründen seni tenzih ederim. Ya ilahi! Biliyorsun ki, sana şükretmekten acizim. Benim şükrüm ancak budur” buyurdu.

Fakirlik nedir? diye sordular:

“Fakir; Allahü Teâlâ’dan başka herkesten müstağni (uzak, beri) olan ve ancak Allahü Teâlâ’ya muhtaç olup, her şeyi ondan bekleyen kimsedir” cevabını verdi.

Buyurdu ki: “Hakiki tevekkül sahibi, bulunduğu şehirde kendisinden daha muhtaç ve daha hak sahibi biri varsa, orada yemek yemez.”

“Kul, ubudiyyetin (kulluğun) bütün şartlarını kendinde toplarsa, (Allahtan başkasına) kul olmanın yorgunluğundan kurtularak hürriyete kavuşur, külfetsiz ve sıkıntısız bir şekilde (Allaha) kul olmanın zineti ile süslenir. Peygamberlerin ve sıddikların makamı budur. Ya’ni, bu durumdaki kul mahmul hale gelir. (Ya’ni, ibadet ve taat bedene zor gelse bile, Allahü tealanın yardımı ile onu zevkle ve gönül rahatlığı ile ifa eder.) İslamiyet yönünden bu nevi ibadetlerle süslü bulunduğu halde ibadetlerinde kalbine en küçük bir meşakkat, sıkıntı arız olmaz.”

“Kim hürriyeti murad edinirse ubudiyyete (kulluğa) sıkı bir şekilde devam etsin. Hakiki hürriyet Allahtan başkasına kulluk yapmamaktır.”

“Allahü teala bir kulunu kendisine çekti mi, bütün sırlar onun mülkü haline gelir. Bunların hepsini görür ve ne olduklarını haber verir.”

“Firaset sahibi ilk bakışta doğruyu bulur. Te’vile, zanna ve şüpheye saplanmaz.”

“Yüksek ahlak, bir kere Hakkı mütalaa ve müşahede ettikten sonra, artık halkın eza ve cefasının sana te’sir etmemesidir.”

“Kul; ma’rifet-i ilahiyeye ulaştığı zaman, Allahü teala onun kalbine ve zihnine (bir çok gizli sırlar) ilham eder.”

“Hakiki muhabbet, insanın kendi vasıflarının, sıfatlarının, hepsini unutarak, sevgiliyle beraber bulunmaktır.”

“Huluk-i azim, engüzel ahlak, Allahü tealayı tanıdıktan sonra, halktan gelen eza ve cefanın insana te’sir etmemesidir.”

“Mürid, tövbesinin, murad (Allahü tealanın kendisine çektiği kimseler) ise günah işlememenin gölgesindedir.”

“Dünyayı unutan, nefs zahidi; ahıreti unutan, kalb zahidi; kendini unutan da ruh zahidi olur.”

Şehid edilmeden önce kendisinden nasihat isteyen hizmetçiye: “Nefsi, yapması gerek bir şeyle (ibadetlerle) meşgul et! Yoksa yapılmaması gereken bir şeyle (haramlarla), o seni meşgul eder” dedi.

“Aziz ve celil olan Allahtan başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümit eden kimsenin yüzüne, Allahü teala bütün kapıları kapatır, ona adi bir korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkuları) musallat eder. Kendisi ile onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en incesi şüphe (vesvese) olur.”

Kerametleri pek çoktur ve halk içinde yayılmıştır.

Mesela, insanlara yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri çıkarır ikram ederdi. Elini havaya uzatınca avucu, üzerinde “Kul hüvallahü ehad” yazılı gümüş paralarla dolardı. Bunlara, kudret paraları ismini verirdi. İnsanlara, evlerinde ne yediklerini, ne yaptıklarını, ne konuştuklarını ve kalplerinden geçenleri haber verirdi.

Kerametlerinden daha mühimi; marifet, hikmet ve ince ma’alar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve marifette ulaştığı kıymetli dereceleri çok güzel gösteren birer delildirler. Hallac-ı Mensur ( radıyallahü anh ) bir kafile ile beraber hacca giderlerken, sahrada birkaç gün yiyecek bulamadılar. Hüseyn bin Mensur’a, şimdi kelle kebabı olsa da yesek dediler. Elini arkaya uzatıp, bir kebab olmuş kelle ile iki pide alıp, birine verdi. Dört yüz kişi idiler. Her defasında elini arkaya uzatıp, bir kelle iki pide aldı. Neticede 400 kelle, 800 pide almış oldu ve her birine bir kelle iki pide vermiş oldu. O topluluk bunları yedikten sonra, taze hurma olsa da yesek dediler. Kalktı ve beni silkeleyin buyurdu. Hurmalar döküldü. Doyuncaya kadar yediler. Bundan sonra yolda ne zaman sırtını bir dikenli ağaca dayasaydı, taze hurma verirdi.

Sahrada bazı insanlar, kendisinden incir istediler. Elini havaya uzattı ve önlerine bir tabak incir koydu.

Bir defasında yine tatlı istediler. Bir tabak helva ve sıcak şeker önlerine koydu. Bu helva, Bağdad’da Tak kapısında bulunur dediler. Bize, Bağdad ve sahra aynıdır buyurdu.

Bir gün çölde İbrahim Havvas’a, işin nedir? dedi. Tevekkül makamında tevekkülü dürüst yapıyorum dedi. Bütün ömrünce, karnının, midenin tamiriyle uğraştın, ne zaman tevhidde fani olacaksın? dedi.

Hallac-ı Mensur “Enel-Hak” (Ben Hak’ım)” sözünü söyledi. Bu sözünü zahir alimleri dalalete ve ilhada hükmedip katline fetva verdiler. Bunun, asıl sebebi ise şöyle nakledilmiştir:

Bir gün Hüseyn bin Mensur’un hatırından:

“Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Mi’rac gecesi, sadece mü’minleri diledi de, neden bütün insanları dilemedi ve ya Rabbi, cümlesini bana bağışla demedi” diye geçti. Böyle düşünürken, Resulullah içeri girdi ve: “Biz kimi dilersek, Hakkın fermanı ile dileriz. Bizim gönlümüz Hakkın ferman evidir. O’nun iradesinin ve fermanının gayrisinden pak ve masumdur. Eğer O, hepsini dilerse, ben de hepsini dilerim” buyurdu. Bundan sonra Hüseyn bin Mensur, başından sarığını çıkararak Resulullahın huzurunda keramet gösterdi. Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu: “Bu sarık kerameti ile, baş dahi vermek gerektir ki, ben razı olayım.” Onun katline, hakikatte sebep, bu hüküm oldu.

Darağacında iken, şöyle derdi: “Bu işin başıma neden geldiğini ve kimin muradı olduğunu bilirim. Bundan yüz çevirmem.” Sadık olan aşık, elbette böyle olur. O sekr (Aşk-ı ilahi sarhoşu) olduğundan, hali doğru ve ma’zur idi. Söylediği söz, dilinden, bu sekr halinde sadır oldu.

Şeyh Ebu Abdullah-ı Hafif şöyle buyurdu:

Bir çok hile ile zindana girerek Hüseyn bin Mensur’u görmeye gittim. Güzel bir oda gördüm ki, yumuşak halılar, döşeklerle döşenmiş, iyi tertip edilmiş, duvara bir ip bağlanmış, üzerinde bir el bezi (havlu) asılmıştı. Orada yüzü güzel bir köle gördüm. “Şeyh nerededir?” diye sordum. “Abdesthanededir. Abdest hazırlığı görüyor” dedi. Ben: “Ne zamandan beri şeyhin hizmetindesin?” dedim. “On sekiz aydan beri” dedi. “Bu zindanda şeyh ne yapıyor?” dedim. “On üç batman ağırlığında bir demir bağ ile, her gün bin rekât namaz kılıyor” dedi. Sonra devam ederek: “Bu gördüğün zindanın kapılarının her birinin arkasında eşkıya ve hırsız kimseler vardır. Onlara nasihat eder. Bıyıklarını ve saçlarını keser” dedi.

“Ne yer?” diye sordum. “Her gün önüne çeşitli yemeklerle donatılmış bir sofra getiririz. Bir müddet onlara bakar. Sonra parmağının ucu ile o yemeklerin üzerine basar ve içli bir sesle çeşitli şiirler söyler. Asla onları yemez. Onun için önünden alır, götürürüz.” Biz bu şekilde konuşurken o abdesthaneden çıktı. Güzel görünüşlü olup, cazibeli bir boyu vardı. Beyaz sof giymiş, işlemeli bir peştamalı (örtüyü) başına sarmıştı. Sofa tarafına çıkıp oturdu. Bana: “Ey delikanlı! Neredensin?” dedi. “Farstanım (İranlıyım)” dedim. “Hangi şehirdensin?” diye sordu. “Şirazdanım” dedim. Benden meşayıh haberlerini sordu. Ebu Abbas Ata’ya gelince, (sözümü keserek): “Onu görürsen, o kağıtları (mektupları) yakmasını söyle” dedi. Sonra yine: “Buraya nasıl gelebildin?” dedi. “Bazı İran askerlerinin yardımıyla” dedim. Tam bunu söylediğim zaman zindancı başı içeri girdi. Yer öpüp oturdu.

Şeyh ona: “Sana ne oldu?” dedi.

Zindancı başı: “Düşmanlarım beni halifeye gammazlamışlar. Güya ben, ululardan birini buradan bin dinar alarak salmışım. Yerine de halktan birini hapsetmişim, işte şimdi beni alıp götürecek, katledecekler” dedi. Şeyh: “Var selametle git” dedi. O gittikten sonra, şeyh hücrenin ortasında dizleri üzerine gelerek, ellerini havaya kaldırdı. Başını önüne eğdi. Şahadet parmağı ile işaret ederek, ansızın ağladı. Öyle ağladı ki, gözyaşından her tarafı ıslandı. Kendinden geçerek yüzünü yere koydu. O sırada zindancı başı içeri girdi. Tekrar şeyhin önüne oturdu. Şeyh: “Ne oldu?” diye sordu. Zindancı başı: “Kurtuldum” dedi. “Hangi sebeple kurtuldun?” diye sordu. O, “Beni halifenin yanına götürdükleri zaman halife, “Şimdiye kadar seni katletmeyi tasarlıyordum. Şimdi sana gönlüm hoş geldi. Seni beğendim. Tekrar affettim” dedi. Bundan sonra şeyh, yüzünü o havlu ile temizlemek istedi. Havlunun asılı olduğu ipin yüksekliği şeyhten yirmi arşın yukarıda idi. Şeyh elini uzatarak havluyu aldı. Şeyhin eli mi uzandı yoksa o havlu mu şeyhe yakınlaştı anlayamadım.” Sonra ben çıkıp gittim. İbn-i Ata’ya vardım. O haberi verdim. Dedi ki: “Eğer tekrar onunla buluşursan; beni kendi, başıma bırakırlarsa, ona mektupları saklayacağımı söyle” dedi.

Birinin bir papağanı vardı, ölmüştü.

Hallac ona: “Allah’ın izni ile onu dirilteyim ister misin?” dedi. Adam “İsterim” dedi. Hallac parmağı ile işaret etti. Hayvan yerinden kalkarak canlandı.

Zindanda iken İbn-i Hafif yanına gelip “Sana neler oluyor?” diye sordu. “Allahü Teâlâ bana zahiri ve batıni nimetler veriyor” buyurdu. İbn-i Hafif “Size üç sualim var” dedi. “Buyurun dinliyorum” diyerek izin verince şöyle sordu:

“Sabır nedir?”

Hallac-ı Mensur hazretleri ellerini ve ayaklarını bağlayan zinciri göstererek:

“Şu zincire bakarsam açılır” buyurdu. O anda zincire baktı ve zincir açılıverdi. Duvar yarıldı. İbn-i Hafif diyor ki; “O anda kendimi Dicle kenarında buldum.” (Yani, ben işte buna rağmen buradan çıkıp gitmiyor, bu zindana ve zincirlere sabrediyorum demek istedi.)

Sonra ikinci sualini sordu: “Fakr (tasavvufta fakirlik) nedir?”

Hallac-ı Mensur hazretleri oradaki taşlara baktı, taşlar altın ve gümüş oluverdi. Sonra, “İşte bu fakrdandır. Ben ise zeytin yağı almak için birfülüse (o zamanın en küçük parası) muhtacım.”

Sonra üçüncü olarak: “Fütüvvet nedir?” sualine de,

“Onu yarın anlarsın” buyurdu. İbn-i Hafif diyor ki: “Gece olunca rüyamda kıyameti gördüm. Hüseyn bin Mensur Hallac nerededir? diye bir ses duydum. Allahü Teâlâ’nın huzuruna durdu. Kendisine; seni seven Cennete, sana kızan Cehenneme girer dendi. Ya Rabbi! Hepsini mağfiret eyle diyerek yalvardı. Sonra bana dönüp fütüvvet işte budur, buyurdu.”

Yine bir gün kendisine, “Sabır nedir?” diye sorduklarında:

“Sabır odur ki; iki elini ayağını keserler, onu köprünün üzerine asarlar ve hatta bundan daha acaib muameleler yaparlar da bir kere ah etmez” buyurdu. Nitekim kendisinin ölümü ve idamı böyle cereyan etmiştir..

Abdülmelik Evkaf anlatır: “Bir gün üstadım olan Hallac-ı Mensur’a: “Ey hocam! Arif kimdir?” diye sordum. Buyurdu ki: “Arif o kimsedir ki, Zilkade ayından altı gün kala, Salı günü, 306 (m. 918) senesinde Bağdat’ta eli ayağı kesilerek, gözleri çıkarılarak, baş aşağı astırılıp, gövdesi yakılarak, külünü savururlar.” Onun dediği zamanı gözledim. Meğer o söylediği kendiymiş, o ne söyledi ise aynını yaptılar.

Bir gece Mensur hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mensur… Üçüncü gece, zindan da Mensur da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti sual edildiğinde: “İlk gece Onunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimle idi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Ta ki mukaddes şeriatın emrini yerine getiresiniz. Beni idam edesiniz diye” buyurdu.

Hallac-ı Mensur’u ( radıyallahü anh ) Bağdad’da Tak kapısına götürdüler.

Evvela yüz kırbaç vurdular. Kendisinden en küçük bir ses çıkmadı, ölmediğini görünce, ellerini ve ayaklarını kestiler. Hallac-ı Mensurun ( radıyallahü anh ) elleri ve ayakları kesildiğinde buyurdu ki: “Sakın korkudan sarardığımı zannetmeyin. Kan kaybetmekten sararıyorum.”

Darağacına çıkan Mensur hazretlerine şu sual soruldu. “Tasavvuf nedir?” “Tasavvufun en aşağı derecesi işte bende gördüğünüz bu haldir.” “Ya ileri derecesi?” “Onu görmeğe tahammülünüz olmaz.”

İdam edilmeden önce halk taş atmağa başladı. Atılan taşlara hiç ses çıkarmıyor, hatta tebessüm ediyordu. Bir dostu, taş yerine gül attı. O zaman Mensur hazretleri inledi. Sebebi sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Taş atanlar beni yakinen tanımayanlardır. Tabiidir ki halden anlamazlar. Halden anlayanların bir gülü bile beni incitti.”

Ellerinden, bacaklarından sonra dilini de kesmek istediler, izin isteyip şöyle dedi: “Allah’ım, bana senin için bu işkenceyi reva görenlere rahmet et! Senin rızan için beni elimden, ayağımdan, gözlerimden, başımdan, canımdan ayıran bu kullarını affet!”

Daha sonra dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı.

Külleri Dicle’ye atıldı. Atılan küller de havada (Enelhak) şeklini aldı. Nehre külleri dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmağa başladı. Kabaran Dicle’nin suları Bağdad’ı basmak üzereydi ki; bir dostu hırkasını Dicle’ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal halini aldı. Hallac-ı Mensur ( radıyallahü anh ) bu kimseye, şehid edilmeden önce, “Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle’ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdad’ı basacak. O zaman hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at” buyurmuştu.

Buyurdu ki:

“Mevlam! Rabbim! Emrine amadeyim, buyur!

Ey benim maksadım ve ma’nam, emrindeyim, ferman buyur!

Ey zatı, vücudumun aynası ve himmetimin müntehası!

Ey benim konuşmam, işaretlerim ve ihbarım olan Allahım!

Hallac-ı Mensur hazretlerinin idamına sebep olan “Enel-Hak” sözü, onun tasavvuf yolunda sahip olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zahiren kelime ma’nası “Ben Hak’ım” demek olan bu sözün hakiki ma’nası: “Ben yokum. Hak vardır” demektir. Tasavvufta çok ince bir bilgi ve hal olan Vahdet-i vücud (varlığı bir görmek) mertebesinde söylenmiştir. Bu büyüklerin böyle sözleri, görüp müşahede ettikleri şeyleri ifade edecek başka söz, başka kelime bulamadıkları için böyle söylemişlerdir. Onun bu sözü, İslamiyetin zahirine uymadığı için, zahir alimlerince ve cahil halk tarafından anlaşılamadığı ve “tevhid” ehli olan ve olmayanın bir daha böyle sözler söylememesi için şehid edildi.

İmam-ı Rabbani (kuddise sirruh),

Mektubat kitabının ikinci cild kırk dördüncü mektubunda buyuruyor ki “O büyüklerin (Her şey O’dur) demeleri, hiç bir şey yoktur. Yalnız O vardır, demektir. Mesela, Hallac-ı Mensur Enel-Hak (Ben Hak’ım) dedi. Böylece, ben Hak’ım, Hak Teâlâ ile birleştim demek istemedi. Böyle diyen kafir olur ve öldürülmesi lazım olur. Onun sözünün manası (Ben yokum, Hak Teâlâ vardır) demektir. İşte Sofiyye (evliya) her şeyi Hak Teâlâ’nın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zatın “kendisinin” bunlarla birleştiğini, zatında değişiklik olduğunu söylemez. Mesela, bir insanın gölgesi, kendinden hasıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse inerek, o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filan görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır diyebilir. Yani, gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyaya, Hak Teâlâ’dan meydana gelmiştir, Hak Teâlâ değildir diyor. O halde, sofiyyenin (Her şey O’dur) sözleri, (Her şey O’ndandır) demektir ki, alimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, Sofiyye, eşyaya, Hakkın görünüşü diyor. Alimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşya ile birleşmek, eşyanın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor.”

Hallac-ı Mensur ( radıyallahü anh ),

Halleri doğru, zamanındakilerin, kadrini ve derecesini anlamayacak derecede yüksek bir veli idi. O, hiç bir zaman Allahlık iddia etmedi. Tam tersine Allah aşkının sarhoşu bir kul olarak yaşadı. Gündüz ve gecelerini ibadetle geçirdi. Elli yaşında iken, “Bu güne kadar bin senelik namaz kıldım” buyurdu. İslamiyet’in bütün emir ve yasaklarına en ince hususlara kadar titizlikle uyar, mubahları zaruret miktarı kullanırdı. Ömrünün temeli bela üzerine kurulmuştu. Bu da, Allah aşkına tutulanlarda çeşitli şekil ve derecelerde görülen bir şeydir.

Onun hal ve mertebesini anlayan pek çok alim ve evliya yüksek bir veli olduğunu söylemişlerdir.

İbn-i Ata, Ebu Abdullah Hafif, Şibli, Ebü’l-Kasım, Nasr Abadi, Şeyh Ebu Sa’id Ebü’l-Hayr, Şeyh Ebü’l-Kasım-ı Gürgani, Şeyh Ebu Ali Farmedi ve Yusuf-ı Hemedani hazretleri bunlardan bazılarıdır. Büyük evliyadan Şibli, onun için “Ben ve Hallac aynı şeyiz. Ama bana deli dediler kurtuldum. Onun aklı ise onu helak eyledi” buyurmuştur. Yine şeyh-ül-islam Abdullah-ı Ensari “Hallac, imamdır. Fakat durumunu her kişiye söyledi. Zayıflara ağır yük yükletti. Avam (halkın) bilgisi ile ve akıl yoluyla anlayamayacakları şeyleri konuştu. Bu hususta İslamiyet’e riayet etmedi. Ona ne vaki olduysa, bu sebepten oldu” demiştir.

Ali Ramiteni hazretleri ise Hallac-ı Mensür’un halini “Hüseyn bin Mensur zamanında, Hace Abdülhalık-ı Goncdüvani’nin oğullarından biri bulunsaydı, Mensur idam edilmezdi” buyurarak en veciz şekilde izah etmiştir. Abdülhalık-ı Goncdüvani’nin manevi oğulları olan talebelerinden biri bulunsa idi, Hüseyn bin Mensur’u terbiye ederek, o makamdan daha yukarılara geçirir, idam edilmesi lazım gelmezdi. Çünkü Hallac-ı Mensur, her ne kadar büyük veli olmakla birlikte, tasavvuf yolunun en nihayetine ulaşabilmiş değildir. Bulunduğu mertebe, nihayetten çok uzaktır.

Büyükler buyuruyor ki:

“Vilayet (evliyalık) dereceleri sonsuzdur. Bunların ilki kalp makamıdır. Muhyiddin-i A’rabi, Hallac-ı Mensur ve Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi zatlar, hep kalp makamında idiler. Allahü Teâlâ kalp makamında olan bir mü’mine tayy-ı mekan ve tayy-ı zeman ihsan eder. (Yani, uzun mesafeleri bir anda giderler ve çok az bir zaman içinde, yapılamayacak işleri yaparlar.) Bu makamda olanlar bir ağaca baksalar. Allahü Teâlâ ağacın yapraklarının adedini bildirir. Bir kimsenin yüzüne baksalar, hangi günahı işlediğini bilirler. Vilayet derecelerinin ilkinde olan bir veliye, Allahü Teâlâ bunları ihsan, eder. Vilayet (evliyalık) dereceleri sonsuzdur.”

Kaynak: İslam Alimleri Ansiklopedisi 

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir