Kalbin Cilalanması

Geylaniden Nasihat: Kalbin Cilalanması

Nefsinden çık, ondan uzaklaş. Mal mülk telâşını bırak. Her şeyi Allâh’a teslim et. Kalbinin kapısında onun kapıcısı ol. Kalbine girerken onun emrine sarıl. Durman gerektiğinde de yine onun nehyi ile dur. Hazır hevâ ve hevesini oradan çıkarmışken, ona muhâlif iken, her hâlinde ona uymayı terk etmişken, sakın kalbine hevâ ve hevesini sokma. Ona uyup peşinde giderek kalbine girmesine izin verme. Onun isteğine sakın muvafakat etme, ona tam tersiyle karşılık ver. Aksi halde ona iyilik etmiş olursun. 

Nefis, ahmakların vâdisidir. O vâdide ölümün, helâkin, Cenâb-ı Hakk’ın nazarından düşersin, ondan perdelenmen söz konusudur. Hakk’ın emrini dâimâ koru. Onun yasakladığı şeyden dâimâ kaç. Onun takdîrine dâimâ teslim ol. Ona, mahlûkatından herhangi bir şeyi ortak koşma. Senin iraden, hevâ ve hevesin, arzuların… bunların hepsi onun bir mahlûkudur. Hiçbir ilâve yapma. Başka bir şey isteme. Başka bir şey arzulama. Aksi halde müşrik olursun, ona şirk koşmuş olursun. Cenâb-ı Hak  şöyle buyurmuştur: “Rabbi ile likâ’yı (güzel bir sûrette karşılaşmayı) umanlar sâlih amel işlesinler ve ibâdetlerinde ona hiçbir şeyi ortak koşmasınlar.”Kehf, 18/110 

Şirk, sâdece puta tapmak değildir.

Bilakis, hevâ ve hevesine uyman, Rabbine karşı dünyâdan, âhiretten, onların içindekilerden, kısaca onun dışındaki bir şeyleri tercih etmendir.  Eğer  ondan başka bir şeye dayanır ve güvenirsen, başkasını ona ortak etmiş, şirk koşmuş olursun. Sakın, emin olma. Kork, güvenme. Mutmain oluncaya kadar uyanık ol, gafil olma. Kendine ne bir hal, ne bir söz nispet et; bunlardan hiçbirinde iddialı olma, hiç kimseye “bende şunlar var” deme. 

“Zira Allahu Teala her an bir işte,”(Rahmân Süresi, 29. âyete telmih vardır.) her an değişik ve farklı bir şeydedir. “O, kişi ile kalbi arasına girer.”(Enfal Süresi, Ayet 24) Senin “bende var” dediğin şeyi yok ediverir, o şeyde seni eli boş bir halde bırakıverir de, muhatabına karşı utanır, mahçup çıkarsın. O halde kendinde olan şeyleri saklı tut, etrafına yayma. 

Eğer o şeylere sahip olmaya devam ediyorsan bu, Cenâb-ı Hak’tan bir mevhibedir, bağıştır. Bundan dolayı ona teşekkür et ve devamını dile. Fakat onu görme, dikkate alma.  Eğer bundan başka bir şeyse, böyle değilse, o halde onda bir ilim, marifet, nur, yakaza ve edep ziyâdesi var demektir. Allâhü Teâlâ şöyle buyurur: “Biz bir âyeti neshettiğimizde/sildiğimizde veya unutturduğumuzda ya onun mislini veya ondan daha hayırlısını getiririz. “Bakara Süresi, âyet 106.

Allâh’ın her şeye kadir olduğunu bilemezmisin?

Herhangi bir takdirinde onu itham etme, onu suçlama. Vaadinde şüpheye düşme. Rasûlullâh’ı kendine güzel bir örnek olarak al. Ona inen âyetler ve sûreler, kendisiyle amel edilen, mihraplarda okunan, mushaflarda yazılı olan nice şeyleri neshetmiştir. Onlar kaldırılmış ve yerine başkaları konmuştur. Rasûlullah başka duruma nakledilmiştir. Bu, şeriatin zâhirinde böyledir. Bâtina, ilme ve hâle gelince; Rasûlullah, kendisi ile Allahu Teâlâ arasındaki duruma işâretle şöyle derdi: “Kalbimi bir şeyler kaplar da gece ve gündüz yetmiş defa Allâh’a istiğfar ederim.”  Müslim Sahih’inde (IV/2075, rakam 2702) 

Rasulullah her zaman bir halden başka bir hale geçer, kurbiyet menzillerinde ve gayb meydanlarında seyr ederdi. Üzerindeki nur elbiseleri sürekli değişirdi. İkinci hâle geçtiği zaman bir önceki hal-tabii ki, dini sınırlar çerçevesinde ona zulmet/karanlık, kusur ve noksan olarak görünürde. En güzel hallere sahip kul olması hasebiyle kendisine istiğfar ve tevbe hissi gelirdi. Bunlar insanların babası Adem (as)’dan Mustafa (s.a.v.)’e miras kalmış iki güzel haslettir. Ahdi ve verilen sözü unutma, darüsselamda (cennette), Mennan ve Rahman olan Allah’a Teâlâ’nın yakınında ebediyyen kalma ve meleklerin arasına karışma isteği zulmeti, Adem (a.s.)’ın saf ve tertemiz hâline hale getirip ondaki berraklığı bozduğu, kendi iradesini Hakk’ın iradesinin ortağı olarak gördüğü zaman, o güzelim irade kırıldı, hal kayboldu, velâyet/yakınlık gitti, menzil düştü, nurlar karardı, safa ve temizlik bulandı. Sonra Rahman’ın safisi (Ilz. Adem) kendine geldi, düşündü; günahlarını ve verdiği sözü unutuşunu itiraf etmesi gerektiğini anladı. “O ikisi dediler ki: Rabbimiz! Bizler nefsimize zulmettik. Eğer sen bize merhamet etmezsen. Bizler hüsrana uğrayanlardan olacağız”(Araf Süresi, ayet 23) diyerek durumunu ikrar etti.

İşte bunun üzerine hidayet, tevbe ve mârifet nurları, onlarda saklı olan faydalar daha önce olduğu gibi tekrar geldi. Âden (a.s.) bunlara ancak bu şekilde mazhar oldu. Önceki hal gitti, yerine başka bir hal geldi. Velayet-i kübra (en büyük velâyet) geldi. Önce dünyada sonra da ahirette sükûnete erişti. Onun dünyası da ahireti de değişti… İşte senin için Abdullah’ın ve babası Adem suretinde durumları kusurlarını itiraf ve her halinde istiğfar etmenin hususunda senin için güzel bir örnektir.  Ceylani

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir