Kişinin Aczini Bilmesi-Dünyayı Terk 

50. Sohbet: Kişinin Aczini Bilmesi-Dünyayı Terk 

Salihlerden birinin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Münafık kırk sene bir tek hâl üzere kalır. Sıddık’ın hâli ise bir günde kırk kere değişir.” Münafık nefis, hevâ, heves, şeytan ve dünya ile beraberdir. Onlara hizmetten geri durmaz. Onların görüşünden çıkmaz. Onlara sözlü muhalefet etmez. Bütün derdi ve tasası yemek, içmek, giyinmek, evlenmektir. Bunları nereden ve nasıl elde ettiği de onu ilgilendirmez. Bedenini ve dünyasını mamur eder. Kalbini ve dinini tahrip eder. Halktan razı, Hâlık’tan (CC) hoşnutsuzdur. Münafıklığı arttıkça kalbi katılaşır ve kararır. Hiçbir nasihat onu harekete geçirmez, rahatsız etmez. Hiç kimsenin vaazını dinlemez. Hiçbir hatırlatmaya kulak asmaz. Hoş, bu şekilde de aynı hal üzere kırk yıl kalır. 

Sıddık ise bir günde kırk kere değişir.

Çünkü o “Mukallibü’l-kulûb” (kalpleri değiştiren) ile beraberdir. O’nun (CC) kudret denizine dalmıştır. Bir dalga gelir onu kaldırır, başka bir dalga gelir aşağı çeker. O, “boş arazideki bir tüy” (rüzgârın önündeki yaprak) gibi, gassalın önündeki ölü gibi, ana kucağındaki bebek gibi, çevgan oyuncusunun değneğinin önündeki top gibi, Rabbinin (CC) tasarrufu ve takallübü (değiştirmesi) altındadır. Zahirini de, bâtınını da O’na (CC) teslim etmiş, O’nun (CC) yönetiminden, idaresinden razı olmuştur. Bundan dolayı şöyle denmiştir: “Sufilerin yemeleri, hastanın yemesi gibi, uyumaları da suda boğulanın uyuması gibidir, konuşmaları ise zaruretten dolayıdır.” Nasıl böyle olmasınlar ki, onlar diğerlerinin görmediği şeyleri kalpleriyle müşahede etmişlerdir. Rablerinden (CC) başka her şeyi unutmuşlardır. Dünya, ahiret ve bütün mâsivâ onların gözlerinden kaybolmuştur. O’nun (CC) kapısının önüne çadır kurmuşlar, O’nun (CC) kapısının eşiğine muvafakat yoluyla baş koymuşlardır. Kaza ve kader onlara hizmet eder, onları alınlarının ortasından öper, onları başlarının üzerinde taşırlar. Onlar eğer sufilerden değillerse bile, sufilere hizmet ederler, onlarla arkadaşlık kurarlar, onlarla oturup kalkarlar, onlara yakınlaşırlar. Mallarını onların uğruna dağıtırlar. Onların konuşmalarındaki hikâyelere değil, fiillerinde onlara tâbi olurlar. Onlara karşı güzel düşünürler, hayran kalırlar. 

Elbiseni değil, kalbini temizle.

Halkın giydiğini giy, ama onların yaptığını yapma. Yemekte, giyinmekte ve nikahta ruhbanlık yoktur. Allah-ü Teâlâ (CC) şöyle buyurmuştur: “…Ruhbanlığı onlar kendileri çıkardı, biz onlara farz kılmamıştık…”(1)Hz. Peygamber (SAV) de: “İslâm’da ruhbanlık yoktur”(2) buyurmuştur. “Muhlis” (ihlaslı) “muvahhid”lerin (tevhîd ehlinin) tekkeleri kalpleridir. Onlar nefislerine, hevâ ve heveslerine karşı haşindirler. Onların meyveleri halvetlerindedir. Müşahedeleri Rableriyle (CC) ünsiyet etmek ve O’na (CC) münacat etmektir. İşte size Salihlerin halleri konusunda, o hallere siz de kavuşasınız ve Salihlere uyasınız diye, benim lisanımdan O (CC) haber veriyor. Bu hususta nasibiniz sâdece dinlemekten ibaret olmasın. Size, haberiniz olsun diye, benim lisanım vâsıtasıyla O (CC) haber veriyor. Öğüt alasınız diye. O halde sizler de öğüt alın. Sizi benim dilim vâsıtasıyla çağırıyor: O halde O’nun (CC) dâvetine icabet edin. Sizi safaya çağırıyor. Sizi yarattıklarına karşı zâhid olmaya ve kendisine rağbet etmeye çağırıyor. O’nu (CC) zikredenlerden olmanıza çağırıyor; tâ ki, O’nun (CC) katında zikredilenlerden olasınız. Mevlâ’sını (CC) talep etmede sadık olan bir kul, O’nu (CC) bâtınen ve zahiren, halvette ve celvette, gece ve gündüz, darlıkta ve bollukta, nimette ve sıkıntıda zikretmekten geri durmaz. Öyle ki, zikredilenlerden olur, onun zikrini etrafındaki herkes işitir. Sizler sufilerin nail olduğu nimetlerden gâfilsiniz. Sizler bayılmış kimseler gibisiniz. 

Ey nimetlerden gâfil olanlar! 

Sizler gâfilsiniz. Sizler kayıpsınız. Sizler bayılmışsınız. Sizler dünya işlerinde akıllı, ama ahiret işlerinde akılları başından gitmiş kimselersiniz. Sizle öyle bir bataklıktasınız ki, kımıldadıkça batıyorsunuz. Ellerinizi iltica ile, tevbe ile, özür ile Allah-ü Teâlâ’ya (CC) uzatın ki, bulunduğunuz bataktan sizleri kurtarsın.

Dikkat edin! 

Ben sizi nefsinize, hevâ ve hevesinize, şehvetlerinize karşı muhalefet etmeye, bunlardan çokça yüz çevirmeye ve sabretmeye çağırıyorum. Bu dâvetime icabet edin. Bunun meyvesini hemen veya daha sonra göreceksiniz. Ben sizi “kızıl bir ölüm”e çağırıyorum. Haydi Bismillah! Kim istiyor? Kim geliyor? Kimin buna cesareti var. Kim bu tehlikeyi göze alıyor? O ölümdür, ama arkasından ebedî bir hayat gelir. Kaçmayın. Sabretmeye çalışın, sabredin. Cesaret bir saatlik sabırdır. Rabbinize (CC) muvafakat etme hususunda sabredin. Sizden her kim kazaya rıza gösterirse, Allah-ü Teâlâ (CC) da onun yükünü alır ve onu “cesurlar defteri”ne kaydeder. Nefsiyle savaşan kimse nefis şeylere malik olur. İstediği şeyi bilen kimseye onun uğrunda harcadığı şeyler hafif gelir. 

Ey Allah’ın (CC) kulları! 

Yerinizde sabit durun. Acele etmeyin. Sadâkat ayaklarınızla yaklaşın ki, Cenâb-ı Hakk’ın (CC) kapısını çalalım. Kapı bize açılıncaya kadar, yolumuz açılıncaya kadar ayrılmayalım. İhtiyaçlarınızı O’ndan (CC) isteme hususunda arsızlaşın, ısrarcı olun. Bu sizin için, meliklere, sultanlara ve zenginlere karşı arsızlaşmaktan daha iyidir. Rablerini (CC) talep etmede sizden öne geçenlere ve fâni olanlara uyun.

Allah’ım (CC)!

Sen bizim de onların da Rabbisin (CC). Bizim de onların da yaratıcısısın. Bizim de onların da rızık vereni Sensin. Bize, onlara muamele ettiğin gibi muamele et. Bizi bizden çıkar, kendine ilet. Meliklerin mülklerini ve onlara musallat olan sultanları, ister zengin ister fakir, ister havâs ister avam, ister pahalı ister ucuz, ister çok ister az… hepsini bize unuttur. Bize senin zikrini hatırlat. Fiillerinde bize lütfunla muamele et. Bizi yakınlığına yakınlaştır. Kalplerimizi ünsiyetinle ünsiyet et. İbâdının ve bilâdının (kullarının ve beldelerinin) şerrini, her canlının şerrini bizden gider. Sen onları alınlarının perçeminden tutarsın. Bizi şerlilerin şerrinden, fâcirlerin tuzaklarından koru. Bizi, Seni işaret eden, Senin için rehberlik eden, Sana dâvet eden, Senin rızan için tevazu gösteren, Sana karşı ve Senin mü’min kullarına karşı tekebbür edenlere tekebbür eden kullarından eyle. (Âmin)

Ey oğul! 

Halk sokağından öyle bir geçiş ile geç ki, bir kapısından gir, öbür kapısından çık. Kalbinle ve niyetinle onlardan çık. “Yalnız kuş” gibi ol. Ne kimseye ünsiyet et, ne de kimse sana ünsiyet etsin. Ne kimseyi gör, ne de kimse seni görsün. Ecel vakti gelinceye kadar, kalbin Rabbinin (CC) kapısına yaklaşıncaya kadar böyle ol. İşte o zaman sufilerin kalplerini orada görürsün. Onlar seni karşılarlar. Selâmetini kutlarlar. Alnının ortasından öperler. Sonra kapının içerisinden lütuf eli çıkar ve seni karşılar. Sana öyle güzel yükler yükler, öyle zevkler tattırır ki… Seni kabul eder. Sana yemekler yedirir, sular içirir. Güzel kokular sürer. Sonra seni çıkarır, mutlu bir şekilde kapının önüne oturtur. Müritlerden ve taliplerden gelenlere bakarsın. Sonra elinden tutar ve geldiğin zaman kendisinden teslim aldığı ele seni teslim eder. Bu şekilde düzelirsen halka çık ve onların arasında, hastaların ortasındaki doktor gibi, delilerin arasındaki akıllı gibi, evlatları arasındaki şefkatli bir baba gibi otur. Böyle olmadan önce sana keramet, iyilik yok. Aksi halde onlar için bir münafık olursun. Onlara kul olursun. Duygularına tâbi olursun. Sen zannedersin ki, onları tedavi ediyorsun; oysa onları şirk koşarsın. Senin tedavin sana ceza olur. Çünkü o iş cehaletle yapılmıştır ve onda hiçbir sanat, maharet yoktur. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Cehalet üzere ibadet eden kimsenin fesadı sulhünden (zararı faydasından) daha çok olur.”(3)

Ey oğul! 

Seni ilgilendiren şeyi konuş, malayaniyi terk et. Eğer Allah-ü Teâlâ’yı (CC) tanısaydın, O’ndan havfin daha çok olur, O’nun (CC) huzurunda az konuşurdun. Bundan dolayı Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Allah’ı (CC) tanıyanın dili tutulur.”(4) Yâni: Nefsinin, hevâ ve hevesinin, âdetlerinin, yalancılığının, iftiracılığının ve sahtekârlığının dili tutulur, kalbinin, sırrının, manasının, sıdkının ve safâsının dili konuşur. Bâtıl dili tutulur, hak dili konuşur. Malayani dili tutulur, kalp dili konuşur. Nefsini talep dili tutulur, Hakk’ı (CC) talep dili konuşur. Marifetin başlangıcında insanın konuşması kesilir ve bütün varlığı erir. Kendi varlığından da, başkalarının varlığından da fâni olur. Sonra eğer Hakk (CC) dilerse onu tekrar canlandırır.

Eğer onun konuşmasını dilerse ona yeni bir dil yaratır ve onunla onu konuşturur. İstediği hikmet ve sırları ona söyletir. Onun konuşması deva içinde deva, nur içinde nur, hak içinde hak, doğru içinde doğru, safa içinde safa olur. Çünkü o ancak kalbine Allah-ü Teâlâ’dan (CC) gelen bir emir üzerine konuşur. Emredilmeksizin konuşacak olursa helak olur. O ya emir üzerine veya galebe neticesinde konuşur. Eğer böyle konuşacak olursa, Allah-ü Teâlâ (CC) onu muaheze etmek yerine ona ikramda bulunur. Galebe hâlinde yapılan fiilde nefis, hevâ, heves, şeytan ve irade yoktur. Tıpkı ölünün, konuşmasından(5) dolayı ve uyuyanın ihtilamdan dolayı muaheze edilmediği gibi. Çünkü insan uykusu esnasında ne görür, ne de bilir. Sesin ölmüş kimselerden işitilmesi de onlar öldükten sonra olmuştur. Bu sıfatlara sâhip olmaksızın halka konuşma yapan kimsenin susması, konuşmasından daha hayırlıdır. Cesaretlilerden başka kimse birinci safta görünmez.

Yazık sana! 

Hakk’a (CC) muhabbet iddiasında bulunuyorsun ama başkasına muhabbet duyuyorsun! Bu iddian senin helak sebebin olur. Alâmetleri senin üzerinde görünmezken nasıl olur da Hakk’a (CC) muhabbet iddiasında bulunursun? Muhabbet evde bir köşedir ki, ne kapısı vardır, ne de anahtarı. Onun alevi üstünden çıkar. Muhib muhabbet kapısını kapatır ve gizler. Muhabbet onun üzerinde görünür. Onun özel bir lisanı ve konuşması vardır. Mahbubundan başka birisini istemez ki, bu da onun ve sadâkatinin en büyük alâmetlerinden biridir.

Ey yalancı! Ey sahtekâr! 

Sus; sen onlardan biri değilsin. Sen ne muhibsin, ne de mahbubsun. Muhib kapıda durur, mahbub da kapıdan içeride olur. Muhib heyecanlı, kıpır kıpır, endişeli olur; mahbub ise, sakindir, lütuf göğsüne sığınmıştır, orada uyur. Muhib için yorgunluk, mahbub için rahatlık söz konusudur. Muhib öğrenci, mahbub âlimdir. Muhib mahpustur, mahbub serbesttir. Muhabbet (aşk) aklı baştan giderir. Çocuk yılan gördüğünde bağırır; ehli ise yılan gördüğünde susar. Vahşî hayvan gören kimse bağırır ve kaçar; vahşî hayvan eğiticileri ise onlarla oynar ve onların yanında uyur. Oysa onların arasına giren herkes dehşet duyar. 

Allah-ü Teâlâ (CC) şöyle buyurmuştur: “Allah’a (CC) karşı takva sâhibi olun ki, O da (CC) size ilim öğretsin.”(6) 

Muhib müttakidir, kapısının üzerini tezhip eder, temizler. Bedenini ve kalbini yâni “kapıyı” temizler. Orası temizlendiğinde, kurbiyet kâtipleri gelir ve o kapıdan içeri girer. Hüküm, kapının üzerinde güzellik olur, ilim ise kapının iç tarafını güzelleştirir. Hüküm ile güzelleşen kimse ilimle ünsiyet eder, ilim onu üstlenir, ona emirler verir, onu zenginleştirir. Hüküm ortak kapıdır, ilim ise özel kapıdır ve mahbuplar içindir. Oraya yapışman, oraya sürekli vurman, hayâ etmen, kulluğu gerçekleştirmen ve nefsine kusur ve noksan gözüyle bakman sâyesinde, kapıdaki makamın uzun olmadıkça sana konuşma hakkı yok, yasak. 

Noksanını gören, kemâle ulaşır. 

Kemâlini görende de noksan olur. Gittiğiniz yoldan dönün. Danışın, istişare edin ki, yolun doğrusunu bulasınız. Sabredin ki, zafere ulaşasınız, mülke ulaşasınız, varlık bulasınız, yük edinesiniz. Sabredin ki, size de sabredilsin. Razı olun ki, sizden de razı olunsun. Tahammül edin ki, size de tahammül edilsin. Güvenin ki, size de güvenilsin. Muvafakat edin ki, size de muvafakat edilsin. Hizmet edin ki, size de hizmet edilsin. Kapıya yapışın ki, size açılsın. Acele etmezseniz muhakkak ki, size bağış gelir. İkram edin ki, size de ikram edilsin. Yakınlaşmak için çabalayın ki, size de yakınlaşılsın. Kalp, eğer mücâhede ve mükâbede (zorluklara dayanma) ayaklarıyla yürür, mesafeler kat eder ve Rabbine (CC) vasıl olursa, orada sebat bulur. Artık oradan dönüşü olmaz. Hikmetten kudrete, âlet ve sebeplerden “Sâni”a ve “Müsebbib”e intikal eder; kendi iradesinden Rabbinin (CC) iradesine intikal eder. Sükûnu ve hareketi Rabbi (CC) ile olur.

Ey dünyanın talipleri! 

Onu istediğiniz müddetçe yorulacaksınız. O, kendinden kaçanlara talip olur. O kendisinden kaçanları peşinden koşturarak dener. O kimse eğer ona iltifat ederse onun yalancılığına hükmeder. Onu sıkıca tutar, bağlar, kullanır, sonra da öldürür. Şayet iltifat etmezse, onun sadâkatine hükmeder ve ona hizmet eder. Dünya’dan, ona karşı zâhid olmadıkça ve ondan kaçmadıkça istifade edilemez. 

Ondan kaçın! 

Onda öldürücü, tuzaklar kurucu, büyüleyici şeyler vardır. O sizden ayrılmadan önce siz ondan kalplerinizle ayrılın. O size karşı zâhid olmadan önce siz ona karşı zâhid olun. Onunla evlenmeyin. Eğer onunla evlenirseniz, mehrini dininiz yapmayın. O önce evlenir, sonra hemen boşanır. Onun evlenmesi de, boşanması da çok hızlıdır. Eğer onu dinin karşılığında istersen, mehri dinin olur. Zira münafığın dini dünyanın mehridir. Şehit mü’minin kanı da âhiretin mehridir. Muhibbin kanı ise Mevlâ’sına (CC) kurbiyet mehridir. Dünya sana sürekli zarar veriyor ve fayda vermiyor olduğu halde, sen daha ne zamana kadar ona hizmet edeceksin? Onu kalbinden tardedip uzaklaştırırsan, onun hayrını, hizmetini ve önünde zillete düştüğünü görürsün. O üzerinde her türlü süs olduğu halde, senin mü’min kalbine en güzel hâliyle görününce kalbin ona: “Sen kimsin?” der. O da: “Ben dünyayım” der. Kalbin ondan yüz çevirir; işte o zaman onun ayıplı, kusurlu hâli ortaya çıkıverir. O güzel suret, çirkin bir surete dönüverir.

Yazık sana! 

Dünya’ya karşı zâhid olduğunu iddia ediyorsun ama dinarı ve dirhemi seviyorsun, onların peşinden koşuyorsun. Onlar uğruna zenginlerin ve sultanların huzurunda eğiliyorsun. Sen zühdünde yalancısın. Salihlerden birisi şöyle demiş: “Rüyamda güzel bir kadın gördüm. Ona dedim ki: “Sen kimsin?” Bana şöyle cevap verdi: “Ben dünyayım.” Ona: “Senden ve senin şerrinden Allah-ü Teâlâ’ya (CC) sığınırım” dedim. Bana şöyle dedi: “Dirhemden ve dinardan nefret edersen benim şerrimden kurtulursun!”

Allah’ım (CC)! 

Bizi dünyanın ve her türlü şerlinin şerrinden koru. Sen her şeye kâdirsin. “Bize dünyada da, ahirette de güzellik ver ve cehennem azabından bizi koru.”


Dip Notlar

 (1) Hadîd S. A.27.

(2) bak.: Beyhakî, Şuabu’l-îmân, hadîs no: 9761.

(3) bak.: Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, II/233 (no: 2528).

(4) bak.: Süyûtî, Şerhu Süneni İbn Mâce, I/288.

(5) Ölmüş bir kimsenin rüyada görülmesi esnasındaki konuşması kastedilmektedir.

(6) Bakara S. A.282.

Kaynak: Abdulkadir-i Geylani (Ksa), Cilâü’l-hâtır 

100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın