Marifetullah (Allah’ı Tanımak)

Marifetullah (Allah’ı Tanımak)

Marifetullah, üç mertebe üzerinedir:

Biri Marifeti Âm’dır. Bunda bütün mahlukatın hepsi müşterektir.

Biri Marifeti Has’tır.

Birisi de Marifeti Hassül Has’tır.

Marifeti Hassül Hassa eren kişilerde muayene hasıl olur. Onun için buna Marifeti Hakiki derler. O muayene, kişinin kendiliği külliyen kendinden fani olmayınca hasıl olmaz. Talipte bütünü ile mahbup tecelli etmeyince, mahbup da tecelli etmez. Kişinin kendiliği fani olmayınca da mahbup bütünü ile tecelli etmez. Bu bir acep sözdür, inşaallahu Teâlâ aşağıda Hıl’at faslında gereği anlatılacaktır.

Şimdilik şunu iyi bil ki, marifetullah üç mertebe üzerine olduğu gibi, iman dahi üç mertebe üzerinedir. Çünkü, kişinin imanı mârifetine ve marifeti de imanına göre olur.

Bu konuda da söylenecek çok söz vardır. Söylersem söz uzar, maksattan uzaklaşılır. Şimdi ben sana bu üç mertebe imanıda diyelim ki, bu kitapta müşküller kalmasın. Sen de bu mertebeler üzerine isen, ümit olunur ki bunları öğrendikten sonra taklit imandan kurtulur, avamın imanı olan imanını Hassül-hassa eriştirir ve bu fakir müellifi de hayır duadan unutmazsın.

İman da Üç Mertebedir

Bilmiş olunuz ki, iman üç mertebedir:

Biri avamın imanıdır ve esfele sâfilindir ki, ondan aşağı iman yoktur. Bundan ileri iman da yoktur. Zira, bunsuz iman tamam olmaz. Fakat, bundan aşağı iman yoktur denilmesinin sebebi, bununla cehenneme gidilir manasınadır. Zira, imanın temeli ve aslıdır. Avamın imanı hakkında yukarıda bazı şerhler yapmış ve demiştik ki, Resûl-ü ekrem -sav- efendimiz: “Kalbinde zerre miktar iman bulunan, ateşten çıkarılır.” buyurmuşlardır.

Avamın imanı Takrirün Bil-Lisan ve Tasdikun Bil-Cenan’dır. Yani, dil ile söylemek ve kalp ile tasdik eylemektir. Server-i kâ’inat aleyhi ve âlihi afdal-üt-tahiyyat efendimiz hazretleri: “iman; Allahu Teâlâ’ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra tekrar dirileceğine, cennete ve cehenneme, hayır ve şerrin Allahu Teâlâ’nın takdiriyle olduğuna dil ile ikrar eylemen ve gönül ile inanmandır.” buyurmuşlardır.

İşte, bu mertebe iman avamındır.

Bundan aşağı iman yoktur. Bunları inkâr eden, kâfirdir demek olur. Bundan yukarı bir mertebe has’lardır ki, ona imanı has derler. Hasların imanı da, bunları ikrar ve itikat edip avamın imanını bildikten sonra amelde, kavilde ve fi’ilde ve ibadette: (Allahu Teâlâ beni görür.) diye işlerler. Bunlar her ne ederlerse ve her ne işlerlerse, Allahu Teâlâ’nın kendilerini gördüğünü bilirler Buna, havassın imanı denildiği gibi imanı ihsan’da denilir. Zira, Hz. Resûl aleyhisselâm’dan sorulduğunda: “En büyük ihsan, Allah’u Teâlâ’yı görür gibi ibadet etmendir. Sen onu görmesen bile, o seni görür” buyurmuşlardır.

 

Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz böyle buyurduklarına göre, bu mertebe imana İmanı İhsan dense olur. Bundan da açıkça anlaşılıyor ki, havassın imanı ibadet ve tâ’atte Allah’u Teâlâ’yı görür gibi olmaktır. Her türlü işlerinde, sözlerinde, zahirde ve bâtında böyle düşünür ve hazır görürler. Allahu Teâlâ’nın ululuğunu öyle fikrederler ki, gönüllerine Allahu Teâlâ’dan başka hiç bir şey gelmez. Allahu Teâlâ’yı zikretmekten başka hiçbir şeyle sefaları olmaz.

 

Oturmaları, kalkmaları, yürümeleri edep ve huşû içinde olur. o kadar ki, sağlarından sollarından haberleri bile olmaz. Yanlarında erkek mi, kadın mı, hayırlı mı, şerli mi, kim var bilmezler. Huzurları da amelleri de bu dereceye varır ve imanları o derece yakın olur.

 

Fakat, bunlardan yukarı bir mertebe daha vardır ki ona da Hassul-Has derler. Onların imanı, ihlâsı ve ameli o mertebede bulunur ki, gönülleri gayrının hayalinden pak olup arınır, basiret gözleri açılır. Hak Teâlâ, onların ruhuna sıfatlardan bir sıfat ile tecelli eyler. Onlar da, o tecelliyi basiret gözü ile görürler. O tecelliye iman getirirler. Bütün uzuvları ile yani elleri, ayakları, gözleri, kulakları ile, zahir ve bâtın ile hatta saçının ve sakalının her kılı ile Hakka iman ederler. Bu mertebede olan Hassül-has’lar, yukarıda sözü geçen Has’lardan yukarıdadır. Bu konuda da söz çoktur. Havaslar talibinin kendiliği fani olur mu, olmaz mı? Onu da sırası gelince inşaallahu Teâlâ bildireceğiz.

Fena ve Fanilik 

Fenâ veya fânilik de bir kaç mertebe üzeredir. Fenay-ı-Suret ve Fenay-ı-Ruh vardır. Bu tariktir, dervişlikte öyle yerler ve haller vardır ki, söz ve yazı ile anlatılamaz, harfler ve seslerle ifade olunamaz. Bunlar, dil ile denir ve kulakla işitilir. Bazen görülür, işitmekle olmaz. Bazen de görmekle ve işitmekle de olmaz. Tatmak gerekir:

“Tadmayan bilmez.”

 

Ey aziz kardeşim:

Elimizin erdiği, dilimizin döndüğü kadar avamın ve havasın imanlarını anlatmaya çalıştık. Şimdi de Hassül-hassın imanını bildirmeye gayret edelim. Gerçi, Hassül-hassın imanını kimse sözle ve yazı ile anlatamaz, tamamı tamamına şerh olunamaz. Meşayihin ulularının söylediklerinden anlana bildiği kadar anlaşılır ve kalanı da bunlardan anlanır. Biz de, bunlardan bir faydalı remz ile bir kaç söz söyleyelim ki, kalanı da anlaşılabilsin.

 

Hassul has imanının nihayeti yoktur. Bunların, sülukunun sonu da yoktur. Bu kadarını bil ki, Hak Teâlâ’nın rahmeti, kullarının üzerine de mertebedir:

Biri Rahmet-i-Âm‘dır.

Biri Rahmet-i-Has‘tır.

Birisi de Rahmet-i-Hassul-Has‘tır.

Bu sonuncusunun şerhi, inşaallahu Teâlâ kitabımızın sonunda yapılacaktır.

İlki, rahmet-i-am‘dır yani umuma mahsus rahmettir demiştik. Dünyada kafir ve müslüman, ins ve cin, yırtıcı hayvanlar ve kuşlar ve bütün mahlukat bu rahmete dahil edilmiştir.

İkincisi rahmet-i-has‘tır ki, Hak Teâlâ onu ahirette mü’min kullarına vaad eylemiştir, mertebelerine göre rahmet eylese gerekir.

 

Ey aziz:

Bunları demekten maksadım şudur. (Ben, Lâ ilâhe illalleh Muhammedun Resulullah derim, namaz kılarım, oruç  tutarım, hacca giderim, zekat veririm, tövbe ederim…) diye kendine güvenmeyesin. Bunların, yalnız dış görünüşlerine kanaat etmeyesin, durmalısın ibadet ve tâ’at yoluna dönmelisin, ta bu mertebelere yetişesin. Yoksa nefsin emmârelik üzerinde durdukça bu devletlerden ıraksın. İnsanlık menziline erişmiş değilsin. O halde, çalışmayı elden bırakmamak gerekir. Bu da, yalnız zahiri ibadetlerle olmaz. Hak teala Kur’anda buyurur:

“İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” En-Necm: 39

Bundan da anlaşılıyor ki, ibadet ve taat yolunda çok çalışmak ve durmak lazımdır.

Ey aziz:

Yalnız zahiri ibadetlerle olmaz demem, sana acaib gelmesin. Çünkü, Hak teala Kur’anda buyurur ki: Kim, Rabbine kavuşmayı dilerse, onun rızasını isteyerek salih bir amel işlesin ve Rabbinin ibadetine kimseyi ortak etmesin.” El-Kehf: 110

 

Yani, demek olur ki salih ameller, Hak Teâlâ’nın didarını görmeğe sebeptir. Meşayihe sordular ki: Salih amel nedir? Şöyle cevap verdiler: Salih amel, iki nevidir. Biri zahiri ve sûri ve diğeri bâtını ve manevidir. Zahirî salih ameller.) bütün farzları, sünnetleri ve edepleri ile şeriatın emirlerini yerine getirmektir. Allahu Teâlâ’nım yarattıklarından hiç kimseyi incitmemektir. Mahlukatın nefsine ve malına ziyan ve fesat verecek hallerden ve fiillerden sakınmak ve kaçınmaktır. Bâtını ve manevi salih ameller ise, kalbi nefsin fesadından kurtarıp salâha götürmek, nefsi emmârelikten mutmainneliğe döndürmektir. Demek oluyor ki, yalnız zahiri salih amellerle olmaz, bâtını ve manevi salih ameller de lazımdır.)

Her ne hal ise, sözü uzattık ve maksattan uzaklaştık. Bütün bunların şerhi aşağıda ikinci bölümde inşaallahu tealâ uzun uzun anlatılacaktır.

100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın