Medine Savunması

Medine-i Münevvere Müdafaası

“Peygamberin kutsal mevkiini İngilizlere ve yâranlarının himayesine terk etmem!” 

Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması’nı yenilen taraf olarak imzalayınca, Medinede teslim edilmesi gerekiyordu. Medine Seferi Kuvvetleri, verilen emirlere rağmen teslim olmayı reddetmiş ve Osmanlı Ordusunun yeni bir direniş destanı, olan Medine Müdafaası tarihe bir övünç olarak kazınmıştır.

İngilizlerden destek alan Şerif Hüseyin ayaklandı. İsyana bölgede bulunan aşiretlerden destek gelmedi. Arap Dünyası, Hindistan Müslümanları ve Kuzey Afrika’da önde gelen İslam âlimleri ve liderleri, Şerif Hüseyin’i ihanetle suçladılar. 

1916 yılı başlarında Şerif Hüseyin ve isyancıları Medine’ye saldırdı. İsyancılar, aynı zamanda 9 Haziran’da genel saldırıda bulunarak; 16 Haziran’da Cidde’ye, 7 Temmuz’da Mekke’ye ve 22 Eylül’de de Taif’e girdiler. 

Fahreddin Paşa komutasındaki Kuvvetler, Medine kuşatmasını püskürttü. İsyancı kuvvetler sayıca üstün olmalarına rağmen bozguna uğradılar. Çöl Kaplanı Ömer Fahreddin Paşa, elinde bulunan son derece kısıtlı imkânlarla Medine’yi 2 yıl 7 ay müdafaa etti.

Medine’nin boşaltılması haberini alan Fahreddin Paşa, Cemal Paşa’ya şu telgrafı çekecekti: “Bu mukaddes şehri, Hazreti Peygamberin Ravza-i Mutahhara’sını son dakikaya kadar muhafazayla, ecdadımızın Medine’ye, anavatanın kıblegâhına yerleştirmiş oldukları bayrağımızın bana kaldırtılmamasını kemali hürmetle istirham ederim.”

Fahreddin Paşa’nın, bu istediğine karşı duyarsız kalınmadı, çekilen askerlerden bir alay Medine’nin savunulması için kalacaktır. Hızla ilerleyen olaylar sonrası Medine’ye hiçbir yerden yardım gelmez oldu. Halk ve asker, açlık ve hastalık çekmeye başladı. Hurmadan başka yiyebilecek hiçbir şey kalmamıştı. 

Medine’ye gökyüzünden çekirge yağmaya başladı. Fahreddin Paşa çekirgeleri, bir ikram olarak değerlendirerek, Hz. Peygamberin çekirge ile ilgili bir takım hadislerinin hatırladı. Çekirge yemenin sünnet olduğuna hükmederek bunu askerlerine aktardı. Çekirge kurusunu çerez gibi yerken, çekirge unundan ekmek yapıp günlerce bu şekilde beslendiler.

Mondros Antlaşması gereği olarak, Hicaz ve Yemen’de bulunan Osmanlı askerlerinin en yakın İtilaf Devletleri kumandanına teslimi şartı bulunmaktaydı. Fahreddin Paşa askerlerini ve Medine’nin ileri gelenlerini Harem-i Şerif’te topladı. Mescid-i Nebevi’de minbere çıktı. Ve söze başladı: 

“Ey Nas! Malumunuz olsun ki bu kahraman askerim, bütün İslam’ın manevi desteğiyle hilafetin göz bebeği olan Medine’yi son fişeğine, son damla kanına, son neferine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna askerce, Müslümanca karar vermiştir. Bu asker Medine’nin enkazı altında ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateş içinde kırmızı bir kefende görülmedikçe, Medine kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minarelerinden ve yeşil kubbesinden al bayrak alınamayacaktır.

Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlatlarım! Allah’ın huzurunda huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberimizin karşısında hep beraber diyelim ki; Ya Rasûlullah, biz seni bırakmayız!”

5 Ocak 1919’da Fahreddin Paşa’ya antlaşma maddeleri bütünüyle tatbik edilmezse İtilaf Ordusu’nun İstanbul’dan çıkmayacağını söylendi. Paşa, Osmanlı’ya zarar verme ihtimalinden korkarak teslim olmak zorunda kalır.

Osmanlı Devleti’nin silah bıraktığı Mondros Antlaşması’ndan sonra, 70 gün daha Medine’nin savunmasını terk etmeyen Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa, 7 Ocak 1919’da “Seni nasıl bırakırım ben ya Rasûlallah…” yakarışlarıyla Ravza-i Mutaharra’da, kılıcını düşmana teslim etmeden, Hazreti Peygamberin mescidine emanet olarak bırakıp teslim oldu.

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir