Nefs-i-Levvâme

Nefs-i-Levvâme

Biz, yine maksada dönelim:

Buraya kadar, nefs-i emmâreyi ve onun ehlinin fâsıklar, münafıklar ve kâfirler olduğunu ve bunların amel ve itikatları ile dünya ve ahiretteki mertebelerini belirtmeye çalıştık. Şimdi de, nefs-i-levvâmeyi, mülhemeyi ve mutmainneyi açıklayalım:

Bilmiş ol ki, levvâme olan nefis zâlimdir ve mülheme olan nefis maksuttur. Bunların ikisinin de sahipleri cennet ehlidir ve mertebeleri birinin birinden a’lâ ve ednâdır. Bunlardan birinin mertebesinin diğerinden a’lâ olduğuna sebep nedir? Şimdi onu da söyleyeyim, duy ve öğren ve sıkı bir cehd ile nefsini bu dünya hayatındayken emmârelikten levvâmeliğe ve mutmainneliğe eriştir, erkenden işini bitir, kendini Allahu Teâlâ’ya ısmarla, ibadet ve tâ’at üzerine ol ve öyle yürü ki, yarın gam ve tasa günlerinde gamsız ve ferah olasın.

Zira, dünyada yaşarken her kişiye nefsini bilmek ve terbiyesi ile meşgul olmak elbette lâzımdır. Amellerini de görmek ve bilmek, yaramazını değiştirip iyisini getirmek ve nefs-i emmarenin afetlerinden sakınmak da elbette lâzımdır. Çünkü, kişinin ameli, dünyadan ahirete götüreceği malıdır. Bu sebeple, burada iken bu malın işe yaramazını bırakmalı ve iyilerini o aleme iletmelidir, ki yarın Hazret-i Hakka arz olununca yüzüne vurulmasın. Zira, kişi ahirete gidince, amelleri Hak Teâlâ hazretine arz olunur, terazide tartılır ve arsa-i Arasat’ta ortaya getirilir. Bunu düşünmeli, daima göz önünde bulundurmalı ve ona göre hazırlanmalıdır. Yoksa, yarın pişman olursun amma, o pişmanlıktan fayda olmaz, illa nedamet ve hasret hasıl olur. Demek ki, kişiye son pişmanlık fayda vermez.

Ey aziz kişi:

Bu dünya evinde amellerine mukayyet olmayan, iyisini kötüsünü bilmeyen neye benzer bilirmisin? Bir bezirgan bir vilayete vardı. Bir çok bağlı yükler aldı ve sattı. İbrişim (İpekli dokuma işleri) yüküdür, dediler ama yükün ağzını açıp içinde ne olduğunu görmedi, bilmeden aldı ve başka bir vilâyete götürdü ve yükleri açtı ki ne görsün? İbrişim diye görmeden, bilmeden aldığı şeyler, hiçbir değeri olmayan eski elbiseler değilmiymiş! İşte o zaman bu yüklerin sahibi olan bezirgan(Aşırı karını düşünen Tüccar) nasıl mahcup olur, utanır ve hem itibarı sarsılır, hem de büyük bir zarara uğrarsa; dünyada iken nefsinin amellerinin iyisine, kötüsüne bakmayan ve onları salâha götürmeyen kişi de, o amel yükünü dünyadan ahirete, arsagâh-ı kıyamete iletip, Hak tealâ hazretine arz edince, öylece yüzüne vururlar, zarara uğrar ve mahzun olur.

Şimdi ey aziz: 

Vücut amellerinin yükünü burada iken aç bak! iyisini, kötüsünü seç ve hepsini birer birer gör! O ameller ki, Nefs-i Emmare-i Bis-Su’dan hasıl olmuştur, hepsini bırak! Çünkü, bu gibi ameller Hak teala hazretlerinin

sevmediği, beğenmediği amellerdir. O ameller ki, nefs-i levvâmeden ve mülhemeden hasıl olmuştur, onlar da iyice bir gözden geçir ve yokla ki, aralarına masiva karışmış olmasın. Eğer, nefs-i emmâreden bir garaz-l masiva olursa kabirde sana yakın ve yoldaş olur ve kıyamet gününde de azap olunur.

Şunu da bil ki, iyiyi kötüyü ayırt edebilmek de ancak mürşide arz etmekle mümkündür. Kötüleri ve kötülükleri bırakmalı, bunlardan rücu etmeli ve meşayih elinde tövbe etmeli ve onun amelini işlemelidir.

O ameller ki, nefs-i mutma’inneden hasıl olur, sırf iyi amellerdir, hepsi padişaha lâyıktır. Bunun için de, sebat etmeli ve çok çalışarak nefs-i emmarelikten, levvamelikten ve mülhemelikten mutma’inneliğe yetişmelidir. Çünkü, nefsi mutma’innelik makamına varınca Hazrete lâyık olur ve Hak teâlâ hazretlerinin huzuruna çağırılır:

“Ey emin ve mutmain olan nefis! Ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak Rabbine dön..”El-Fecr süresi: 27-28 denilir. Hal böyle olunca, kişi kendi nefsini bilmek ve onun ıslahı ile meşgul olmak elbette lâzımdır. Amellerinin iyisini ve kötüsünü görmek gerektir. Yaramaz olanlarını bırakmak ve iyilerini de afetlerden korumak zaruridir. Zira, onları bütün ayıplarından arındırıp kurtarmayınca, Rabbini bilmek hasıl olmaz. Nitekim:

Kim ki, nefsini bilir; Rabbini de bilir.

Bunun sırrı öğüştür. Hepsini söylersek söz uzar. Amma, bazısını diyeyim, çünkü münasip düştü: 

Söz, sözü açar..

Mesela, kişi evvelâ nefsini bilmelidir. Sonra da, nefsin manasını bilmelidir. Nefsin manası bilinmeyince, marifet-i Hak yani Rabbini bilmek de hasıl olmaz. Nefsin terbiyesi ile meşgul olarak riyazet ve mücahede ile ve zikrullah ile meşgul olunca, sıfat-ı insan, manayı insana yetişir ve sıfat-ı Hak manayı insanda zahir olur. Onun için, nefsini bilmek gerektir.

Zira, o zaman manayı insan sırf hak gibi görünür. Onun için, talip kendi manasından hakkı temyiz etmek gerektir. Kendi manasına hak derse, hakkı bilmemiş olur.. MEN AREFE NEFSEHU makamına varmamış olur. Ne vakit FEKAD AREFE RABBEHU‘ya varabilir? Bir çokları, bu yüzden yanıldılar. Nefsin manasını hak tasavvur ettiler. Sıfat-ı hak onda zahir olduğundan ENEL-HAK dâvasına düştüler. 

Nitekim, Şeyh Bayezid-i Bestami rahmetullahi aleyh der ki: Otuz yıl, türlü mücahedeler ve riyazetlerle, türlü horluklarla talep kapısında oturdum. Matlup, Bâri Teâlâ’dır yetişeyim dedim. Otuz yıl sonra, dostla benim aramda olan perdeyi kaldırdılar. Gördüm ki, Bayezid perde arasında zahir oldu..

Yani demek olur ki, Bayezid Bayezid’de tecelli etti. O zaman anladım ki, istediğim yine ben imişim. Çünkü gördüm, görünen Bayezid imiş ve manayı Bayezid’de görünen Hak sıfatı imiş, manayı Bayezid’i bildim.

Demek ki: 

Kim ki, nefsini bilir; Rabbini de bilir.

muhakkak oldu.

Öyle ise, bir kimse kendi mânasını bilip, andan hakkı bilmese «Bana mâ’rifet-i nefs hasıl oldu..» demesi doğru olmaz. 

Kim ki, nefsini bilir; Rabbini de bilir.

demenin bir sırrı da budur. Yani, kim ki kendi mânasını bilirse, o Rabbini de bilir, demek olur. Şol kimse ki, kendinin niteliğini bilmez, o Hakkı da bilmez, gayrıyı hiç bilmez, ondan dolayı hakkı dahi hiç bilmez. Demişlerdir ki: 

“Kendi niteliğini bilmeyen ve söyleyemeyen kişi, nasıl olurda ol Gani Cebbar’ın nice olduğunu ne bilir?

İyi bil ki, nefis emmârelikte veya levvâmelikte yahut mülhemeliktedir, bu mertebelere erişerek marifet-i Hak hasıl edemez. Tâ ki tamam tasfiye ondan hasıl oluncaya ve mutma’inneliğe varıncaya kadar bu böyledir. Demek ki, Hazret-i Hak çağırmayınca, kimse hazrete varamaz. Çağrılmak ise, ancak mutma’inneliğe mahsustur. Netekim Hak tealâ buyurur: 

“Ey emin ve mutma’in olan nefis! Ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak Rabbine dön…” El-Fecr süresi: 27-28

Öyle ise, Hakka talip olana lâzımdır ki, evvelâ nefsin suretini bilmeli, sıfattan mânaya yetişmelidir ki, ondan mârifet-i Hak hasıl olsun, Vallahu â’lem..

Sözü uzattık, yine maksada gelelim:

Bu bahsin geri kalanı aşağıda ayrıca ele alınacaktır. Evet, sözümüz nefs-i mülhemenin, nefs-i levvâmeden yukarı olmasının sebebini bildirmekte idi. Dinle şimdi ki, mülheme nefsin levvâmeden yukarı olmasının sebebi şudur:

Nefs-i levvâme, bir zamanlar NEFS-I EMMÂRE-I BIS-SŪ’a uydu idi, âhiret amellerini bıraktı, kitabı ve sünneti terketti ve şeytan yoluna girerek cehennem yolunda yürüdü idi. Büyük veya küçük bir çok günahlar işledi idi. Amma, Hakkın inayeti yetişti ve nefis emmârelikten ayrıldı, cennet yolunu istedi, cennet amelleri ile meşgul oldu, nefs-i emmareden yüz çevirdi, vardı bir mürşit kapısına düştü ve mürşidi de onu terbiye ederek, nefs-i levvâmeyi nefs-i mülhemeye döndürdü. Zira, nefs-i levvâmenin iki yüzü vardır. 

Birisi nefs-i emmâreye ve diğeri nefs-i mülhemeye dönüktür. Nefs-i mulhemenin de iki yüzü vardır. Bir yüzü levvâmeye ve bir yüzü de mutma’inneye dönüktür. Nefs-i mutma’innenan iki sıfatı vardır. Birisi sifat-ı radiyye ve diğeri sıfat- merdiyye’dir. Aşağıda, kitabımızın ikinci bölümünde inşaallahu tealá bunlardan bahis olunacaktır.

Evet, nefs-i levvâme gerçi bir yandan nefs-i emmareden yüz çevirdi ve mürşid-i kamil önünde artık nefs-i emmêreye dönmeyeceğine dair tövbe eyledi. Fakat, tekrar emmareliğe meyletmesinden korkulur. Amma, ne vakit ki levvâmelik üzerine kaim olunca, tövbesinden sapmamalı ve levvâme kavmi selahiyyet üzerine olmalıdır. Bunlar, öldüklerinde cennete girerler ve Allah’ın fazlı, Resûlün şefaati ve Meşayihin yardımı ile herhalde cehenneme gitmezler. Zira, kişi ne yolda olursa, ahirete varıncaya kadar o yolu sürer. İmdi, selâhiyet yolu da cennet yoludur. Fısk ve fücur yolu cehennem yoludur. Öyleyse, bu nefs-i levvâme kavmi de, nefs-i emmareden ve kavminden ayrıldılar, tövbe eylediler ve selahiyyete meşgul oldular ve ölünce cennete gittiler. Amma, nefs-i levvameye onun için zalim denildi ki, sahibine zulmetmesi yüzündendir. Hak teali, levvâmeye: 

“İçlerinden bir kısmı, Kur’an’la amel etmek hususundaki kusurları yüzünden nefislerine zulm edicidir.” Fatır / 32

buyurdu. Her kim, nefs-i emmiresine uyarsa o zalim olur. Tövbe edip rücû ederse, bütün günahları affolunur. Belki, bütün günahları kadar Hak Teâlâ sevaplar da verir. Nitekim, Kur’an’da: 

“Allahu Teâlâ, onların günahlarını sevaba tebdil ve tövbeleri ile mâ’siyyetlerini mahveder.” Furkan / 70

varid olmuştur. Resul-i ekrem (ﷺ) efendimiz de: 

Günahına tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibidir.

buyurmuşlardır.

Vakta ki, cehennem: (Ey mü’min! Tez geç ki, nurun benim ateşimi söndürür..) derse, bu mertebe nefs-i levvame kavmine hasıl olur. Ondan hasıl olduğu, işin batil olduğunu bildi de çabucak rücu eyledi, tövbe nasuh etti, yani artık o günahı işlemedi ve işlemeğe de kasıt ve sa’yetmedi, gerçek tövbe edenlerden oldu. 

“Allahu teala, günahlarından tövbe edenleri sever ve fenalık ve kirlilikten temizlenenleri de sever.” Bakara / 222 

kavminden oldu. Demek oluyor ki, nefsi levvame kavmi sıratı yıldırım gibi geçtiler, Allah dostlarından olup kendilerini günah varlığından arındırdılar ve bu sebeple ahiret saadetlerine eriştiler. Lakin, dünyada iken keşif ve keramet bunlara hasıl olmadı ve ilhamların zevkini asla bilmediler. Nasıl bilsinler ilham zevkini ki, levvame keşif ve keramet mahalli değildir. Amma, öyle mü’minler vardır ki, avamı hasları oldular Allahu A’lem

 

 

100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın