Nefs-i Mülhime Makamı

Nefs-i Mülhime Makamı

 

Nefs-i levvamenin mertebesi yoktur. Nefs-i mülhimeyi beyan edeyim, onun mertebesi nereye kadardır, hali ve dirliği nedir işit bakalım. Bilmelisin ki, Nefs-i mülhimenin nefs-i levvâmeden çok ileri olmasının sebebi şudur:

Bu nefs-i mülheme kavmi, her ne kadar günah işleseler de, işlemeseler de o günahlara tövbe ederek rücu ettikten sonra, görürler ki nefs-i levvâme levvâmelikte durdukça, emmâreye dönmesinden korkulur. Şu halde, ne yapıp yapmalı bu korkudan kurtulmalıdır. İşte, bunun için de kendilerini nefs-i mülhimeye uydururlar ve bir yandan da riyazet ve mücahede ile meşgul olarak, mürşit eşiğine düşerler, korku uyarısını başlarına vururlar, şeriat ve tarikat yükünü arkalarına yüklenirler, kalplerini ve kalıplarını arındırırlar ve böylece mülhime makamına erişirler. Yani, ilhamâtı Rabbani ile müşerref ve münevver olurlar, her şeyin hakikatini ilham-ı Rabbani ile bilirler, ibadet ve taat lezzetini canları damağına tattırırlar, hayrı ve şerri seçerler. Yoksa, nefis levvâmelikte kalırsa tekrar emmareliğe kadar düşmesinden ve Neüzü-billah ehl-i cehennem olmasından korkulur. 

Nefs-i mülhimelikten rücû ederse, levvamelikte durur ve çalışırsa tekrar mülhemeliğe erişir, riyazet ve mücahedesini artırır ve mürşit huzurundan ayrılmazsa terakki eder, varır mutmainneliğe erişir ve sonunda Hakkın huzuruna çağırılır. Görülüyor ki, nefs-i levvâme kavminden, nefs-i mülhime kavminin makamı daha yüksektir. Bunları sana söylemekten maksadım, nefs-i levvâme makamına yetiştim diye durmayasın, ehl-i cennet oldum diye çalışmaktan vazgeçmeyesin! Nefs-i levvâmenin çok tehlikeli olduğunu bilesin ve nefs-i mülhimenin onun da üstünde olduğunu anlayasın, bu ikisini birbirlerinden fark edip anlayınca, mülhimelikten de cehd edip mutmainneliğe gidesin! Zira, makam-ı aşk ondadır, çok yüksek bir makamdır.

Nefs-i mülhimenin, nefs-i levvâmeden üstün olduğunun sebebini ve farkını bir başka türlü daha beyan edelim, iyi dinle! Bu söyleyeceklerim, kadın veya erkek her mü’min için gereklidir.

Aziz:

Bu nefs-i mülhime sahipleri, çok mücahede ve riyazet etmekle, gece – gündüz, durmadan dinlenmeden zikrullah ile meşgul olmakla bir yandan nefislerini kötü ve çirkin sıfatlardan kurtarırlarken bir yandan da beşeriyet hicabını, basiret gözünden sıyırırlar ve gayib âleminden gelen ithamların türlü türlü zevklerini canları damağına tattırırlar ve her salah ve fesadı bu ilhamla bilirler, hakkı ve batılı fark ederek durmazlar ve hakka uyarlar, bâtıldan uzaklaşırlar ve bu suretle nefs-i mutmainne’nin güzel huyları ile huylanırlar ve varırlar mutmainnelik makamına erişirler.

 

Nefs-i mutma’innenin güzel huyları şunlardır:

Hayâ – Sehâ – Sehavet – Şecaat – Tevazu – Hilm – Mürüvvet – Sabır – Şükür.

Nefs-i emmârenin huyları olan şu çirkin huylardan da kurtulurlar.

Hevâ – Gazap – Şehvet – Hırs – U’cub – Kibir – Riya.

Nefs-i levvâmenin de altı yaramaz sıfatları varsa da, bazı iyi sıfatları da vardır. O iyi sıfatların bazıları ile ahlaklandılar, bazıları ile de ahlaklanmadılar, öyle kaldılar. Bunlar gibi kavim vardır, nefs-i levvâme kavmidir, sırf sofilerdir, ehl-i muhabbet değillerdir. Kim ki ehl-i muhabbet değildir, o kurudur. Sanki, şuna benzer ki ölmeden evvel ölmediler, haşirden evvel dirilmediler. Eğer o makamın zevkini bulabilselerdi, mülhimeliğe ve mutmainneliğe terakki ederlerdi.

Bu nefs-i mülhime kavmi, nefs-i emmârenin yaramaz sıfatlarından kurtuldular, yani o yaramaz huyları riyazet ateşinde yaktılar ve mücahede kalıbına sızdırdılar, iyi huylarla ahlaklandılar, ibadet ve tâ’at ve zikrullah nuruyla münevver oldular ve yine dirildiler. Bu ölmekten murat, kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulmaktır ki, nefs-i emmâreyi öldürmektir. Yine dirilmekten murat, iyi ve güzel sıfatlarla ahlaklanmak ve onunla müzeyyen ve müşerref olmaktır. Zira, nefs-i emmâre ne zaman yaramaz sıfatlardan ayrılırsa, hemen ölür. Makam ve mansıp sahiplerini, başkanlık hevesinde olanları görmez misin? Makam ve mansıplarından ayrılınca hemen ölüyorlar.

İmdi aziz: 

Bu ölmek de bir kaç nevidir. Bir ölmek de  budur:

Mutu kable en temutu (Ölmeden önce ölünüz.)

Onun bir remzi de budur. Nitekim, ashab-ı güzin riyazet ve mücahedat ile nefislerini öldürdüler, yani o yaramaz sıfatlarından nefislerini kurtardılar, haşirden evvel yine dirildiler, yani bütün iyi huylarla ahlaklandılar. Basiret gözünden, beşeriyet perdesini kaldırdılar, hakkın cemalini ayn-ı basiretle müşahede eylediler. 

Nitekim Hazret-i Ömer radiyallahu anh: Kalbim, Rabbimi gördü, buyurdu.

Hazret-i Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh da: Ben, görmediğim Rabbime ibadet etmem, buyurdu.

Ey aziz kardeş:

Bu sözlerim sana acayip gelmesin. Bu, ayn-ı basiretle müşahede olunur. Kim, bu dünyada kör olursa, o ahirette de kördür. İsra/72 âyet-i celilesinden murat, gönül gözünün kör olmasıdır. Suret, yani baş gözünün kör olması demek değildir. Kim ki, dünyada basiret tahsil edemediyse, ahirette de ona kalp basireti hasıl olmaz demek olur. Bu, zahiren gözü olmaması değildir. Eğer, ahiret diyarında basar-ı zahiresi olmasa kıyamette vatan edinilecek yerlerin hallerini düşünmezdi. Demek oluyor ki, körden maksat basiret körlüğüdür ve Allahu Teâlâ’ya davet olunmanın basiretidir. Nitekim, Hak Teâlâ Kur’an’da şöyle buyurur:

“Ya Muhammed! De ki, işte benim yolum. Ben, insanları basiret üzere yakine ve burhana dayanarak Allah’a davet ediyorum.” Yusuf suresi: 108

Her kim ki, dünyada Hak Teâlâ’yı basiret gözü ile görmediyse ahirette de göremeyecektir Allahu a’lem..

Bu konuda da söz çoktur. Hepsi söylenirse hem kitap uzun olur hem de maksattan uzaklaşılır. Her biri yerinde denilse gerektir, ki inşaallahu Teâlâ kitapta müşkül kalmaya..

Zira müşkül olan bu sözler, yerli yerinde tekrar olunmayınca anlaşılamaz. Biz, yine maksadımıza ve mevzuumuza dönelim:

Evet, maksat nefs-i emmarenin yaramaz huylarından kurtulmak olduğu malûm olduysa, o yaramaz huylardan kurtulamayan, nefs-i emmâreliğinden de kurtulamamış demektir. Nefs-i mülhimenin makamı da, bütün iyi huylarla ahlaklanmak, basiret gözü açılmak ve basiret gözü ile hakkı görmek ve bâtın kulağı açılıp ilham-ı Rabbaniyi işitmek imiş. Şunu da işit ki, nefis levvâmelik mertebesinde kalırsa canlı ölü gibi olur. Bunları bildikten sonra, bunu da bilmek gerektir ki nefs-i mülheme taifesi haktan gelen ilhamların zevklerini bilirler her ne cümbüşte ve her ne halde olurlarsa, cümbüşleri ve hareketleri haktan yana olur. Meselâ, bir ses işitseler veya bir beyit dinleseler, o ses ister insandan, ister hayvandan, isterse cansız bir şeyden olsun, hemen ELEST hitabının zevkini alırlar. Hatta, kapı gıcırtısı dahi olsa, derhal sema’a kalkarlar, Mevlâna Celaluddin Mesnevi’de buyurur: 

Dinle neyden kim hikâyet etmede,

Ayrılıklardan şikâyet etmede,

Şerha şerha eylesin sinem firâk,

Eyleyem tâ şerh-i derd-i iştiyak..

Mevlâna hazretleri, demircilerin çekiçlerinin sesini duyunca, birden sıçrar ve sema’ ederdi. Bunun için, nefsi mülheme ELEST hitabının zevkini aldığından bir ses veya beyit işittiği zaman elinde olmaksızın doğrulur, kalbi ve kalbi coşar ve döner durur. Aşk kazanı altına od vurdular, taştı döne döne kaynadı. 

Nefs-i mülhime nereden bir ses işitirse, elbette ondan dost hitabını işitir. Bu nefs-i mülhime kavminin misali şuna benzer: Bu ehl-i sefa, şol şahine benzer ki, av yerine ilettiler, başından börkünü aldılar, avını gösterdiler ve şahini ardınca saldılar. O şahin de avını arkasından kovaladı. Tutmayınca dönmedi. Tıpkı bunun gibi bu ehl-i sefanın dahi nefs-i mülhimeleri, vakta ki bir ses veya beyit işitse, derhal ELEST hitabının zevkini alır, doğrudur vecd ve sema’ edip ıstıraba düşerler. Bu kalıbı, öylesine harekete getirirler ki, ta maksuda erişemeyince durmazlar.

Amma, şunu da bil ki bunlar işittikleri her ünü ten kulağı ile değil, belki can ve gönül kulağı ile dinlerler. Onun için ihtiyarları ellerinden gider, değirmen taşı gibi durmadan dönerler. Zira, onların kalplerine eren varidat sırf Rabbani değildir. Sırf şeytani de değildir. O halde, hakka talip olup nefsini ıslah etmek isteyen kimselere, elbette bunları bilmek gerektir. Ta ki kendisinin zevkini, vecdini ve sema’nın ve başkalarının da vecdini, semalını ve halini bilsin, rahmani midir yoksa şeytani midir anlasın. Eğer, rahmani ise ona göre uysun ve eğer şeytani ise ondan sakınsın.

Bilmiş ol ki, bu ilhamlar beş nevidir:

Biri şeytanidir, biri nefsanidir, biri melekidir, biri kalbidir ve biri de rabbanidir. Nefsani ilham, sırf vesvesedir, ondan taliplerin çok sakınmaları lâzımdır, zira taliplere çok zararı vardır. Şeytani ilhamlardan da sakınmalıdır, zira o da sırf fesattır ve hiç hayır yoktur. Şeytanın ilgasıyla talibi durmadan fiks ve fücura iletir. Eğer, beceremezse döner başka bir suretle iletmeye yeltenir ve kendisine uydurana kadar uğraşır. Kalbi ilham, hayırdır ve talibi daima hakka, amele, marifete ve hikmete iletir. Nitekim, meşayihten birisine sordular, sağ tarafına teveccüh etti, sol tarafına teveccüh etti bir müddet derin derin düşündü, en sonunda gönül tarafına teveccüh etti ve derhal sorulan sorunun cevabını verdi. Kendisinden sordular:

Hikmet ne idi ki; sağa teveccüh ettiniz, cevap vermediniz. Sonra sola teveccüh ettiniz, cevap vermediniz. Nihayet, önünüze teveccüh ettiniz, cevap verdiniz?

Şeyh, kendilerine şöyle cevap verdi: 

Sorduğunuz sorunun cevabını, sağ tarafımdaki meleğe sordum, bilmediğini söyledi. Sol yanımdaki meleğe sordum, o da bilmediğini söyledi. Döndüm, gönlüme sordum cevap verdi ve ben de onun söylediklerini bildirdim.

Kalbin ilhamı ihamı yakındır gerçektir ve haktır ve bu ilhamın hayrı vakidir. İlhamı rabbaninin vukuuna hiç hilaf yoktur şu halde talip’e nefsini ilhamla şeytanı ilhamı bilmek elbette lazımdır kalan ilhamlar mürşit katında oldukça mürşidin bildiği yer Yeter bu ilhamlar Baki olunca mürşide arz etmelidir nefis muradına koşup şerre dönmekten sakınmalıdır.

Nefsani ve şeytani ilhamlardan da biraz bahsedelim ve onların alametlerinde belirtelim ki öğrene ve gerek nefsine gerekse şeytana uymayansın doğru yoluna gidesin maksatu hakikiye ulaşasın ve bu müellifi de hayır duadan unutmayın…



100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın