Nefsani, Şeytani Ve Rabbani İlhamlar

Nefsani, Şeytani Ve Rabbani İlhamlar

Bilmiş ol ki, nefsani ilhamın alâmeti şudur:

Talibe vesvese verir ve onu kışkırtır. Bu kışkırtma ve isteklendirmesini çok acele yerine getirmek, sözünü ve sevgisini geçirmek ister. Fâsit maksadını böyle acele acele yaptırmak istemesi, birini yerine getirdikten sonra bir başka suretle bir ikincisini de kışkırtır. Böylece bir muradı olduktan sonra bir ikincisi, bir üçüncüsünü hazırlar. Amma, bir muradı yerine getirilmez ise, yüz yıl ömrü olsa, başka bir murada daha başlamaz.

Nitekim. Şeyh Malik bin Dinar rahmetullahi aleyh, nefsine yıllarca sıcak paça ilham eyledi, fakat nefsinin o muradını vermedi. Fakat nefsi de o muradını terketmedi. Beş on yıl şeyh Malik’in nefsi sıcak paça tiridinden vazgeçmedi ve daima kışkırttı ve isteklendirdi. Beş on yıl sonra, Şeyh Malik pazara gitti, sıcak paçayı bir beze sararak cübbesinin altına sakladı ve yoluna devam etti. Pazar yerinden çıkarken, bir çocuğun ağladığını gördü ve aralarında şöyle bir konuşma oldu:

– Çocuk ne ağlıyorsun? Sen kimin oğlusun?

Filan kişinin oğluyum

Ey çocuk senin baban benim dostumdu, al şu paçayı ye dedi ve yürüdü. Şeyh Malik’in nefsi feryada başladı:

Beni mahrum eyledin.

Hazret, ona da cevabı verdi:

Sabret ki, bundan sonra ben sana paça verecek değilim. Maksudun ile bu kadar yakın bulundun ve kokusunu aldın daha ne istersin?

—-*—

Yine Şeyh Malik bin Dinar’ın nefsi, onu incir yemeğe kışkırtıyordu. Yedi sekiz yıl devamlı surette onu isteklendirdi ve hiç huzur bırakmadı. Şeyh Malik nefsine:

Ey bedbaht nefis, dedi. Gel, pazara varalım, görsen bile sana yeter. Pazara gitti ve gördü ki bir kişi incir satıyor.

Nefsi yalvardı:

Bi-izzetillah şu yaş incirden alıver, yoksa can veririm.

Malik ona cevap verdi:

Ey nefis, nasıl alayım ki bende bir metelik bile yoktur.

Nefsi diretti:

Paran yoksa, ayağından nalınını çıkar ver. Bir iki gün yalınayak yürü ne olur?

Şeyh Malik ayağından nalınını çıkardı, eline aldı ve incir satan adamın yanına giderek:

Şunu al da bana birkaç incir ver, dedi.

İncir satan, kendisine uzatılan nalını kaptığı gibi fırlattı:

Bu neye değer ve neye yarar? dedi.

Şeyh Malik, nalınını aldı ve yürüdü. İncir satan adama birisi yaklaşarak:

Şu nalınını fırlatıp attığının kim olduğunu biliyor musun?

Hayır bilmiyorum.

Ona şeyh Malik bin Dinar derler.

incir satan adam:

Eyvah, ben bana etmişim, diyerek acele kölesini çağırdı:

Hemen bir tabağa biraz incir koy ve şu dervişin arkasından yetiştir. Eğer, kabul eder ve götürdüğün incirden yerse seni azad ettim, dedi. Köle, derhal bir tabağa incir doldurdu ve şeyhe yetişti:

Ey şeyh! Al bu inciri ki benim bunda azatlığım vardır.

Şeyh Malik, köleye şu cevabı verdi:

Bu incirde senin azatlığın varsa, benim de esirliğim vardır. Ben, Mevla’ma karşı suçluyum ki, nefsimin dilediğini vermeye kasd eyledim, dedi ve bu vakadan sonra ömrünün sonuna kadar asla incir yemedi.

İşte, nefsanî ilham bundan malum oldu. Nefse külliyen uymanın zararı vardır ve bu zevat katiyen uymadıklarından ve nefislerinin isteklerinden geçtiklerinden Mevlâ’ya erişmişlerdir. Hem, şu âyet-i kerime de gösteriyor ki, daima nefsimize muhalefette bulunmamız ve ona her zaman karşı koymamız lâzımdır:

Fakat kim de Allah’u Teâlâ’nın huzurunda suçlu durmaktan korkar ve nefsini süfli heveslerden alıkoyarsa, elbette onun da menzili ve karargâhı cennettir. En-Nazi’at süresi: 40-41
Nefsani ilhamları öğrendik. Gel, şimdi de şeytanı ilhamların alâmetleri nelerdir, onları öğrenelim:

Şeytan, bir şeyi ilka eder. Önler, ona uymazsan bırakır bir başkasını ilka eder. Yılmadan, yorulmadan bu telkinlerini tekrarlar fakat yine de muradı ilk ilka etmek istediği şeydir.

Eğer, bin kerre men’etsen, bin türlü şekle sokar ve yaptırana kadar uğraşır. Şer suretinde başaramazsa, hayır suretine koyar. İlk ilka etmek istediği şeyi yerine getirebilmek için o kadar cehd eder ki, türlü türlü şekle sokar ve hâsıl ettirmeye çalışır. Muvaffak olamazsa dahi arkasını bırakmaz ve terk etmez. Yavuz ve haşarı bir köpekten kurtulmak isteyen kişinin, onun sahibine sığınması gerektiği gibi, şeytani ilhamlardan korunmak içinde Hak Teâlâ’ya sığınmak gerekir.

Yalnız, şeytani ilhamla nefsani ilhamın bir farkı vardır. Nefsanî ilham, hemen bir türlü vesvese verir ve kötü maksadını türlü türlü şekillere koyarak aldatmak bilmez. Şu var ki acelecidir ve istediğini almadan terk etmez. 

Malik bin Dinar, yirmi yıl yaş hurma yememiş. 

Şeyh Bayezid-i Bestami (Rahmetullahi aleyh) tâlib-i Hak olduktan sonra ömrü boyunca bir hırkadan başka bir şey giymedi. Evvel âhir hemen bir hırka giydi. Nefsinin isteği olduğu için, yeni bir elbise de giymedi.

Halbuki, şeytan ilhamını türlü türlü suretlere koyarak talib-i hak olanlara arzettiğinden, tâlib-i miskinin bundan kurtulması gayet zordur. Meğer ki, Allahu teâlânın lütfu ve meşayihin yardımı ola. Şeytan, kişiyi tâ’ate ve hayra kılavuzlarsa dahi, yalandır ve inanmamak gerekir. Yoksa, bala zehir katan gibi öyle oyunlar oynar ki, hayra şerri katar, şerri saklar ve önce hayrı gösterir. Maksadı, tâlibi kendisine uydurmak ve dünyadan iymânsız gitmesine sebep olmaktır.

Bundan dolayı meşayih: 

Dileğimizle cennete gidemeyiz. Amma hak dileği ile cehenneme gideriz, buyurmuşlardır. Bu konuda da söz çoktur. İnşaallah ikinci bölümde bahsedilecektir. Talip, nefsani ve şeytani ilhamları böylece bildikten sonra bunların şerlerinden emin olmak için daima riyazet ve mücahede ile meşgul olmalıdır.

Sultan-ül-ârifiyn der ki: Şeytan, bir günde yetmiş türlü şekilde, yetmiş kere hacca davet etti. Çünkü, murat nefistir. Terk etmek hayırlıdır. Zira, kişiyi nefsinin istekleri haktan uzaklaştırır. 

Seni haktan ırağ zebanı tut yahut gılman,

Geri koyan adüvdür, eğer küfür, eğer iymân..

Nefsani ve şeytani ilhamlar böylece bilindikten sonra, Meleki ve kalbi ilhamlardan korku ve tehlike yoktur. Meğer,nefis garaz koşa..

ilham-ı Rabbaniden de alametcik diyeyim, işit ta ki o alamet ilhamın ne olduğunu sana bildirsin ve daha ziyade tafsilâta ihtiyaç kalmasın. Amma, bu sözleri anlayabilmek için, nefs-i mülhemelik makamına erişmiş, buna rağbet edecek bir hüner ehli gerçek talip gerektir. Yoksa, her hayvan tabiat ki, nefs-i emmâresini hayvani otluklarda ve sularda güder ola,

bu sözlerden ne anlasın? Ne zevk etsin? Şeker yemeğe tuti gerek. Karga şekeri ne bilsin? Kargaya şeker verirsen, yüzüne bile bakmaz, gagasını batırmak için ciyfe ister. Ondan sonra da bir ağacın dalına konar, gagasını temizler, kanatlarını ve tüylerini düzeltir ve iki yanına bakarak kendisini şahin zanneder ve u’cupla oturur.

Şimdi, bilmiş ol ki ilham-ı Rabbani nefs-i mülhemeye üç halde gelir. 

Her biri, diğerinden âlâ makamda gelir. Birine İLHAM derler, birine HİTAP derler ve birisine de İŞARET derler. Amma, üçü de ilham-ı Rabbanidir. Her birine bir ad koymuşlardır. 

İlham-ı Rabbani, nefs-i mülhemeye işaret dahi gelir. Vasat mertebede, tamam varıp mutma’inneliğe erişeceği zaman hitap gelir ki ona HİTAB-I SARIH derler. Bu hitap tâlibe gelince, tâlip onu şeksiz ve şüphesiz kimseye demeden bilir ve haktan olduğunu anlar işaret denilen de tâlibe gelince, talip onun da haktan olduğunu anlar amma sarih edemez. Ancak bir bilene arz ederek anlar ki, buna da İŞARET-İ RABBANİ dahi derler. Bazıları da ilham-ı Rabbani demişlerdir ki, meşayihin burada ihtilâfı vardır. Bu ihtilaflardan bazılarını diyeyim de işit, faydadan hâli değildir.

Şeyh Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyh: (İşaret hafidedir ve işaret ehl-i yakinindir. Amma, ehl-i hafi müpteladır.) buyurmuştur.

Şeyh Ebül-Gıyas rahmetullahi aleyh: (Muvahhidlerin helaklığı, işaret-i hafidedir) buyurmuştur.

Şeyh Şibli rahmetullahi aleyh de: (işaret mükerrirdedir. Yine döner. İllâ, işaret-i gufran sıfat-ı mekirdir) buyurmuştur.

Şimdi, meşayihin istilâhı yoktur.

Ama şu kadar ki, talip onu fehmedebilir diyelim tâlibe fayda versin. Şunu da bil ki, o ilham-ı Rabbani dedikleri haktan gelen ve nefs-i mülhimeye yetişen bir hitaptır. Amma, o gönüle ki, nefs-i emmarenin yukarıda açıklanan kötü ve çirkin sıfatlarından selâmette ola. Öyle ise, ilham gelen kişi dinlesin ve görsün kendi nefsinin bu yedi yaramaz sıfatları varsa, nefsi daha mülhemelik makamına gelmemiştir, o gönüle gelen ilham-ı Rabbani değildir. Varsın, çalışsın ve nefsini bu murdar sıfatlardan kurtarsın, Nitekim, Hak teâlâ Kur’anda buyurur:

Meğer ki Allahu teâlâya salim bir kalple gelmiş olsun Eş-Şuarâ süresi: 89

Bu âyet-i celilede, yukarıda açıklanan yedi kötu sıfattan kurtulmayan gönüle, ilham-ı Rabbaní gelmeyeceğine işaret vardır. Tecrübenin birisi budur. Bir alâmeti de şudur:

İlham-ı Rabbani gönüle geldiğinde, talibin gönlünden hakkın gayrının zevkini hep sürer giderir. Yediği yemeğin ve içtiği suyun dahi zevkini bulamaz. Halk ile ülfet etmekten gezmekten, sokağa çıkmaktan, almaktan, vermekten sözün kısası her şeyden sefası götürülür. Bütün nefsani şeylerden kesilir ilham-ı Rabbani gelen o gönüle, şeytani ve nefsani ilhamlar gayet acı gelir. Nefs-i mülhime makamına yetişen

kimselere, ilham-ı Rabbani gelince zevklenir bir kaval sesinden veya diğer herhangi bir güzel sesten veya işittiği bir beyitten doğrularak sema ederse revâdır, yani mübahtır. İllâ nefis garazı ile olursa haramdır.

Bu alâmetler, ilham-ı Rabbaniyi bilmekle olur. Burada bu kadarı kifayet eder. Kalanını da inşaallah aşağıda öğrenirsin.

Bu böylece malûm olduktan sonra, şunu da bilmelisin ki, HİTAB-I SARİH dedikleri bütün töhmetlerden ve şekten uzaktır. Şu kadar ki, hitab-ı sarih tâliplerin bazısına ses ve harf vasıta olmadan gelir. Bazısına da ses ve harf vasıtasıyla gönül kulağına gelir, söylenir. Fakat, iki dudak arasından çıkan söz gibi değildir. Mevlânâ Celâleddin-i Rumi, buna münasip olarak şöyle buyurmuştur:

Gönül penceresine can kulağımı koydum,

Dudak görmedim amma, konuşulanı duydum.

Bu hitab-ı sarih, ister harf veya ses ile isterse harfsiz ve sessiz gönüle erişince, tâlip onun haktan olduğunu bilir. Zira, bu âdemoğulları altı taraftır ve dört renktir. Ne vakit ki, bunlar nida işitirlerse şevklerinden her taraflarından LEBBEYK vurarak çağrışırlar. Iztiraba düşerler ve  zemzemeler (Ezgili, nağmeli ses.) ederler. Bunların ızdırabından tâlibe bir ilim hâsıl olur ki, bütün müşkilleri hallolur. Amma, bu ilhamların ve bu hitapların nuru vardır. Zâhirde de alâmetleri vardır. Hepsini bilmek isteyen, varsın bir mürşidin eşiğine kendisini bıraksın.

Bu yol kılavuzsuz olmaz. 

Bu konuda söz çoktur. Aşağıda şeyhin gerekli olduğunu ispat eden fasılda inşaallahu teâlâ beyan olunacaktır.

Şimdilik bu kadarını bildirelim ki, bu hitab-ı sarih mülhemelik makamından mutma’innelik makamına gelineceği sırada olur ki, artık ona nefs-i mutma’inne derler. Hazrete çağrılan nefis odur ve o mertebeye erişen nefse NEFS-I-SABIKA derler. Zira, Hak tealâ kur’anda:

Bir kısmı da Allahu teâlânın izniyle Kur’anla amellerine, başkalarını talim etmeyi ve onlarıda amele irşat etmeyi katmak suretiyle. hayratta (sabıklar) ileri gidenlerdir. Fatır suresi : 32

İşte, bu âyet-i kerime nefs-i mutma’inneye işarettir. Nefs-i sabika, NEFS-I-AŞIKA dahi derler. Zira, hal-i hayatında sebkat(İlerleme, geçme) eylemiş, nefs-i mülheme mutma’innelik makamına varmış ve hitab-ı sarih yetişerek cezbe-i ilâhi kemendi onun boynuna takılmıştır. Artık onun bu âleme ve bu âlem halkına aşinalığı kesilir, can ve gönül kuşu durmaz haktan yana çekilir. Nitekim, Mevlânâ Celâlüddin rahimehullah: 

من ميروم ببصره ان مى كشد قلا برا

buyurmuştur.

Şimdi ey aziz kardeş:

Bu nefs-i mülheme kavmi, daima ilham-ı Rabbani nuruna nazar ederler. Durmadan mutma’inneye terakki ederler. Nitekim:

El-mü’minü yanzuru bi-nurillah

(Mü’min, Allahu teâlânın nuruyla nazar eder)

 

buyurulmuştur.

Nefs-i mülheme kavmi, öyle bir kavimdir ki, yarın arasat meydanında bin bir ayak bir ayak üzerine iken, Muhammed ümmetinden nice binlerce âsileri, zebaniler elinde cehenneme giderken kurtarıp alacaklardır. Hak teâlânın desturuyla Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanı sıra Hz. Ebu Bekır, Ömer, Osman ve Ali rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn ile ümmet- Muhammed’i kurtarmak için seğirteceklerdir. Nefs-i levvame kavmi, yalnız kendi nefislerini kurtaracak ve sıratı yıldırım gibi geçerek cennete gireceklerdir. Bundan dolayıdır ki, nefs-i levvâme kavminden, nefs-i mülheme kavminin mertebesi âli olmuştur.

Şimdi ey biçare:

Bu mertebelere hiç özenmez misin? Bu fâni dünyanın hoşluklarından usanmaz mısın? Ey biçare adam! Bu nefs-i emmarenin bağlarından kurtulmaya hiç gayretin yok mu?

O nefs-i emmâreye uyanların Hak teâlâ hazretinden horluklarını hiç düşünmez misin? Bu nefsi terbiye ederek, emmârelikten döndürenlerin ululuklarına hiç imrenmez misin? Ey bi-dert! N’ola bir hakka dönsen, bu nefs-i emmârenin başını pişmanlık taşında biraz dövsen ve nefsinin hevâ ve heveslerini kırıp, onu incitmek yolunda birkaç adım yürüsen olmaz mı? Ola ki, sana da Hak teâlânın inayeti cezbesi karşı gelir ve seni bu giriftarlıktan kurtarır.

Ey kardeş:

Görüp durmaz mısın ki, bu nefs-i emmâreye muhalefet edenler nice saadetlere erişmişlerdir. Dünyada adlarını işitenler RAHMETULLAHI ALEYHİ derler. Niçin sen de nefs-i emmareni döndürmezsin? Var git meşayih eşiğine yapış, o fâni kapılardan kurtul. 

Ey kardeş! 

Bu meşayıhı görürsün, her biri zamanında bir Süleyman’dır. Zehi Süleymanlar ki bunlardır. Zira, nefis devlerini zincire çekip dururlar.

Şimdi ey aziz:

Bilmiş ol ki, nefs-i emmare kavminin bazısı imansız gidip cehennemde ebedi kalanlardandır. Bazısı da, imanla gidip günahları kadar cehennemde yandıktan sonra çıkıp cennete girenlerdendir. Nefs-i levvâme kavmi ise, cehenneme girmeyerek sırattan yıldırım gibi geçerek cennete girenlerdir. Nefs-i mülheme kavmi ise, nice bin asileri cehennemden kurtaracaktır.

Ey aziz:

Bu sözüm sana acayip gelmesin. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: (Ümmetimin haslarından yetmiş bin kimse, sorusuz hesapsız cennete girse gerek) buyurmuşlardır. Hz. Ömer radıyallahu anh sordu: (Hemen yetmiş bini mi ya Resûlallah!) Resûl-u zişânın ümmetimin haslarından buyurduğu nefs-i mülheme kavmidir. Mutma’inne kavmi ise HASSUL-HAS’tır. Bilmiş ol ki, bunlardan da ileri bir kavim vardır ve onlar sabıklardır ve Hakka mukarreplerdir. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur:

Bir de hakka kullukta, iman ve taatte, hayrata koşmakta ileri geçenler ki, ileri geçmişlerdir. El-Vakı’a süresi: 10

Bu üç mertebede olan nefsin, yani nefs-i emmare, nefs-i levvâme ve nefs-i mülhemenin takriri burada tamam oldu.

Şimdi de, biraz nefs-i mutma’inne ve mutma’inne kavminden bahsedelim ve söylenebildiği kadar söyleyelim. Olabilir ki, bu nefis sahipleri emmâreliği terk ederek mutma’inneliğe kadar uzanabilsinler.

 

Kaynak: Müzekkin Nufüs, Eşrefoğlu Rumi

100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın