Nefsi Emmare Sahipleri

Nefsi Emmare Sahipleri

Bismillahirrahmanirrahim 

Alemlerin rabbi olan Allah’a Hamd-ü-senâ olsun ve yaratılmışların en şereflisi, hakkın sevgilisi olan efendimiz Muhammed Muhtara onun soyuna ve diğer bütün peygamberlere, iyilik ve doğruluk sahibi olanlara selam olsun… sonra bilmiş olunuz ki,

 

Ademoğullarının nefisleri dört kısımdır:

Birinci kısmı EMMARE‘lik üzeredir.

İkinci kısmı LEVVAME‘lik üzeredir.

Üçüncü kısmı MÜLHEME‘lik üzeredir.

Dördüncü kısmı MUTMAİNNE lik üzeredir.

 

Hak Teâlâ hazretlerinin huzur-u izzetine çağrılan MUTMAİNNE nefistir.

Hak Teâlâ hazretlerinin huzur-u ilahisinden reddolunan ve kovulan EMMÂRE nefistir.

 

Amma, Hak Teâlâ hazretleri, lütuf ve keremiyle mürşid-i kamillere o kadar ilim ve o kadar kudret vermiştir ki, nefs-i emmâreyi terbiye ederek, emmârelikten levvâmeliğe, mülhemeliğe ve mutmainneliğe döndürürler, İRCİ’IY hitabına kabiliyet kazandırırlar, Allahu Teâlâ hazretlerine gerçek kul ve Resûl hazretine ümmet ederler, huzur-u-ilahiden reddolunmaktan ve kovulmaktan kurtarırlar.

 

Şu halde, önce sana emmâre nefis nice olur, levvâme nefis nice olur, mülheme nefis nice olur, mutmainne nefs nice olur, huzuru izzete çağrılmak nice olur, bunları anlatayım; mertebelerini ve sıfatlarını bir bir deyivereyim ve kendi nefsini de sana bildireyim. Fakat, sen de gaflet pamuğunu çıkar ve kulağın biraz benden yana tut ki, söyleyeceklerimi iyice duyup anlayabilesin.

 

Nefs-i-emmâre sahipleri, üç bölük tâifedir:

Biri FÂSIK‘lardır.

Biri MÜNAFIK‘lardır.

Biri KÂFİR‘lerdir.

Hak Teâlâ Kur’an’da buyurur: “Ben, nefsimi temize çıkarmıyorum. Zira, nefis gerçekten kötülüğü şiddetle emredicidir.” Yusuf süresi: 53

Yani, demek olur ki nefs-i-emmâreden beri olun. Çünkü, nefs-i-emmâre sizi benden azdırıcıdır. Böyle olduğuna göre, Allah’tan azan ve âsi olan, itikadına göre ya kâfir olur, ya münafık olur veya fâsık olur. Kâfir nicedir, münafık nicedir, fâsık nicedir diyeyim de var sen de kendini şeyhe ulaştır, nefsini terbiye ederek emmârelikten kurtar ve mutmainneliğe kavuştur. 

 

Zira, bu nefis dedikleri bir süt emer oğlana benzer. Bırakırsın anasının memesini emer, fakat eme durduğu sütten keserek güzel yiyeceklere alıştırırsan, onu da öğrenir ve karar tutar. Öyle ise, şunlar ki nefs-i-emmâre zulmetinden günah felâketine müptelâ olmuşlardır ve lâkin gönülleri imani ve islâmı kabul eylemiştir. Yani, Allah’ın birliğine, ezelî ve ebedî olduğuna, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin gerçekliğine, haşre ve neşre, kitaplara, meleklere, peygamberlere, Hak teâlânın buyurduklarının hak olduğuna, Resûl aleyhisselâmın buyurduklarının da hak ve gerçek olduğuna inanmış ve itikat etmişlerdir. Ne var ki, nefisleri emmârelikten kurtulamamıştır. İşte, böyle olan kişilerin adları, nefs-i-emmâre’nin sıfatları ile sıfatlandıklarından ötürü FÂSIK’lardır.

 

Nefs-i-emmarenin sıfatları nedir dersen, onu da aşağıda söyleyeceğim, duyar öğrenirsin. Şimdi, bu dediğim taife ki fâsıklardır, eğer tövbe ederek emmâreye uymaktan vazgeçerlerse, Allahu Teâlâ onları kabul eyler ve günahlarını yüzlerine vurarak azap etmez. Zira, tövbelerinden dolayı o günahı işlememiş gibi olurlar. Nitekim, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: “Günahına tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibidir,” buyurmuşlardır.

Eğer, fâsıklar tövbesiz olarak ve fakat imanla ölürlerse, günahlarının cezasını görürler ve cehenneme girerler. Hak Teala’nın dilediği kadar yandıktan sonra, nihayet cehennemden çıkarılır ve cennete gönderilirler.

Lâ ilâhe illallah 

demelerinin nuru ve:

Muhammedün Resûlullah demelerinin şefaati onları cehennemde ebedî koymaz, çıkarır.

Resûl aleyhisselâmın: “Kalbinde zerre miktar iman bulunan, ateşten çıkarılır,” buyurmaları bunlara işarettir.

Yine, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyururlar ki: Bir kavim vardır ki, cehennemde kara kömür gibi yanar ve alazlanır. Onları alır ve hayat nehri adındaki ırmakta yıkarlar, derileri yeniden biter, yüzleri ayın on dördü gibi olur: “Allahu Teâlâ, bunları ateşten azat eyledi” denilir.

Fâsıkların hallerini anlattıktan sonra, şimdi de kâfirlerin ve münafıkların hallerini bildireyim: Bunlar hakkında nice âyet ve Hadis gelmiştir ki, kâfirler ve münafıklar cehennemin en alt tabakasına girerler ve orada ebedi olarak kalırlar. Nitekim, Kura’n-ı azim-üş-şânda: “Allahu Teâlâ, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya toplayacaktır.” En-Nisâ sûresi: 140 buyurmuştur.

Bir diğer ayet-i kerimede de: “Şüphesiz, münafıklar cehennemin en aşağı katındadırlar.” En-Nisâ süresi. 145 buyurulmaktadır.

Kâfirlerin ne taife olduklarını elbette bilirsin: Putperestlerdir ve Allah’ın kelâmını ve Resulünü inkâr edenlerdir. Amma, bir kâfir daha vardır ki, küfür kelime söyler ve o söylediği küfürden dönüp tövbe ve istiğfar etmez, küfür kelimesinin üzerinde ısrar eder-Ne’ûzü billah- dünyadan imansız gider. Onlar da kâfirlerdir. 

Fakat, münafıklar iki türlüdür:

Münafığın biri o kimselerdir ki, halk içinde namaz kılar, oruç tutar görünür amma, kafalarına ve inançlarına denk kişilerle buluşunca birbirlerine küfürlerini açıklarlar ve küfür kelimeleri söyleşirler. Onlar kimlerdir? Cebri’lerdir, Kaderilerdir, Hurufi’lerdir, İbahi’lerdir, Hulûli’lerdir ve daha bunlara benzer kimselerdir. Bunların sözlerini söylemek yaramaz.

Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “O ateşe ancak Hakkı yalanlayan, peygamberleri inkâr eden, iman ve tâ’atten yüz çeviren bahtsız kâfirler girer.” El-Leyl sûresi: 15 – 16

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de, bu gibiler hakkında: ”Üç haslet kimde varsa, o münafıktır,” buyurmuşlardır. Her kimde, bu üç hasletten birisi bulunur ve bunu terk ederek tövbe etmezse münafıklıktan kurtulamaz, ne kadar namaz kılar, oruç tutar ve kendisini müslüman sanırsa da, müslüman olamaz. 

Bu üç haslet şunlardır:

Söz söylerse, yalan söyler.

Söz verirse, sözünde durmaz.

Emanet edilirse, hıyanet eder.

Bir rivayete göre de, iki haslet daha vardır ki, o da nifaktandır:

Ne zaman ahd eylerse, ahdini bozar.

Bir kimse ile çekişince, ona kötü sözler söyler, yani söver.

Müslüman olan kimselerin, bu sıfatlardan sakınmaları gerektir. Şunu da iyi bilmelidir ki, nefsi emmârelikten döndürmeyince şakilikten kurtulmaz, kurtulması da mümkün değildir. Zira, Emmare-ı-Bıs-Su denilen nefis sahibini hayra iletmez. Daima, şekavete ve nifaka götürür. Fiska ve fücura yöneltir. Çünkü, EMMÂRE’nin mânası emir yani buyurucu demektir ve buyurduğunu yaptırıcı demek olur. 

Böyle olduğu için, her kimin ki, nefs-i-emmaresi bedeni şehrine emir olur ve emirlerini geçirirse, iyi bilmelidir ki o kişi -Allah korusun- ya fâsık, ya münafık veya kâfirdir. Zira, nefsi emmârenin sıfatları bunlardır, bunlara benzer huylardır.

Öyle ise azizim: İnsanda kemal odur ki, nefsini bilmeli, kötü huylarını ve çirkin ahlâkını görmeli, güzel ahlâk ile ahlaklanmalı ve nefsine İRCİ’IY hitabına kabiliyet kazandırmalı ve marifet-i-hak hasıl olmalıdır. İnsan olmaktan maksat, marifet-i-hak hasıl etmektir. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “Ben, bir gizli hazine idim. Bilinmeyi diledim ve onun için bu halkı yarattım.”

Demek oluyor ki, bütün yaratılanlar marifet için, yani Hakkı bilmek için yaratılmışlardır. Allahu Teâlâ’yı bilmeyen ve onun birliğine şehadet etmeyen yoktur. Herkesin halli halince marifeti ve marifetten nasibi vardır:Kâinatta bulunan her şey, O’nun birliğinin delilidir.”

Fakat, o marifet ki hakikattir, yani Hak Teâlâ’nın zatına ve sıfatına mahsus bir ilimdir, işte o insandan başkasında bulunmaz. Ne var ki, her insanda da bulunmaz. İnsanlar içinde bir ta’ife vardır, onlar HASSUL-HAS’tır. Bu konuda söylenecek söz çoktur. HASSUL-HAS derler ki, ha kiki marifet onlarda olur. Demek ki, her kim hakiki marifet hasıl ettiyse, o HASSUL-HAS’tır. Evet, bunda söz çoktur, latif bahisler ve sualler vardır, inşaallahu Teâlâ bunun şerhine daha aşağıda girişilecektir.

Kaynak: Eşrefoğlu Rumi Hazretleri, Müzekkin Nüfus

100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın