Ölüm Sancıları Müminlere Hafifletilir Mi?

Ölüm Sancıları Müminlere Hafifletilir mi?

Hz. Ali (ra. anh) rivayet ediyor: Resûlullah (sav) ölüm döşeğinde olan ensardan bir sahabenin başucundaydı. Ölüm meleğinin onun başının üzerinde beklemekte olduğunu gördü. Ona, “Ey ölüm meleği! Ashabıma karşı yumuşak davran; zira o mümindir” dedi. Bunun üzerine ölüm meleği şöyle dedi: Ey Muhammed! Sana müjdeler olsun. Ben bütün müminlere yumuşak davranırım. Ey Muhammed! Allah’a yeminle söylüyorum ki, ben bir insanın ruhunu alırım. Onun ailesinden birisi, kendini oyana buyana atarak bağırıp çağırdığı zaman şöyle derim:

– Bu haykırışlar da nedir? Allah adına yemin ederim ki, biz ona ne zulmettik ne de ecelini ileri ya da geri aldık. Onun ruhunu almakla da hata etmiş değiliz. Eğer Allah’ın işine rıza gösterirseniz mükafat kazanırsınız. Yok, razı olmaz da öfkelenir, kendinizi adeta parçalarcasına bağırıp çağırırsanız, bu yaptığınızdan dolayı günah kazanırsınız. Biz şimdilik size bir sıkıntı verecek değiliz. Ama sizden de bir alacağımız var onu almak için geri döneceğiz. O halde bu kötü işleri yapmaktan sakının. Karada veya denizde nerede yaşıyor olursa olsun, ben herkesin yüzünü günde en beş defa sıvazlarım. Onları büyüğünü, küçüğü hulasa hepsinin kim olduğunu bilirim. Ey Muhammed! Allah adına yemin ederim ki, Allah Teâlâ emretmedikçe, ben bir sivrisineğin dahi canını alamam. [Heysemi, ez-Zevaid. 2/325-326; Süyütî, Şerhu’s-Sudur, s. 77.]

Ebû Said el-Hudri (ra. anh) rivayet ediyor: Resûlullah (sav) bazı kişilerin aralarında gülüştüklerini gördü. Yanlarına varıp, “Şayet lezzetleri kesip atan ölümü çokça ansaydınız, elbette şu an sizi gördüğüm halde olmazdınız. Ölümü çokça hatırlayın, buyurdu. Sonra dedi ki, Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da cehennem çukurlarından bir çukur…”(Tirmizî, nr. 2460; Deylemi, Firdevsü’l-Ahbâr, nr. 4682; Heysemi, ez-Zevâid, 3/46)

Ölüm Denilen Şey!

Bir gün Hz. Ömer (ra. anh) Ka’b el-Ahbâr’a (rahimehullâh), Ey Ka’b! Bize ölümden bahset, dedi. Ka’b şöyle anlattı: “Ölüm insanın vücuduna yerleştirilmiş dikenli bir dal gibidir. Bu dikenlerin her biri insanın bir damarına yapışmıştır. Sonra güçlü kuvvetli bir adam gelir ve o dalı çekip çıkarır. Kopan damarlar kopar, kalanlar kalır.” Anlatıldığına göre, Süfyân-ı Sevri’nin (rahimehullâh) yanında ölümden bahsedildiği zaman, üç gün boyunca hiç kimse kendisinden bir şey istifade edemezdi. Ona bir şey sorulduğunda, “Bilmiyorum” diye karşılık verirdi.

Hikmet ehli bir zat der ki:

“Akıllı olan kimse şu üç şeyi unutmaz:
1-Dünyanın fani ve hallerinin değişken olduğunu,
2-Ölümü,
3-Kurtulması mümkün olmayan bazı felaketlerin kendi kapısını da çalacağını.”

Hâtem-i Esam(Bu zat, Hâtem b. Unvân, Ebû Abdurrahman’dır. Meşhur zahid ve mutasavvıflardandır. Hâtem-i Asam olarak bilinir. Zühd ve Hikmet kitaplarında ondan nakledilmiş birçok söz bulunmaktadır. Belh şehrindendir. Zamanında Bağdat’a gitmiş ve Ahmed b. Hanbel’le birlikte olmuştur. Birçok savaşlara ve fetihlere katılmıştır. Ona, “Bu ümmetin Lokman’ı” denilmiştir. Hicri 237 yılında vefat etmiştir. Bk. Hatib el-Bağdadi, Târîhu Bağdat, 8/241.) (rahimehullâh) der ki: “Şu dört şeyin kıymetini ancak şu dört kişi bilir: Gençliğin kıymetini yaşlılar bilir. Afiyette olmanın kıymetini belâ ve musibete düşmüş olanlar bilir. Sıhhatin kıymetini hastalar bilir. Yaşamın kıymetini de ölenler bilir.”

Ben derim ki, bu sözde anlatılanlar, daha önce geçmiş olan “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilin.” hadisinde anlatılanlara uygun düşmektedir.

Abdullah b. Amr b. Âs’in (ra. anh) anlatıyor: “Babam çoğu zaman şöyle derdi: Ölmek üzere olup aklı ve konuşma melekesi yerinde olan bir kişinin, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlatamamasına şaşarım! Sonra gün geldi kendisi de ölüm döşeğine düştü. Aklı yerinde, konuşması yerindeydi. Ona dedim ki:

– Babacım! Hani sen, “Kendisine ölüm gelip, bilinci ve konuşması yerinde olmasına rağmen ölümü anlatamayan kişiye şaşarım” derdin ya; haydi şimdi bize ölümü anlat” dedim. O şöyle dedi:

– Oğulcuğum! Ölüm anlatılamayacak kadar büyük bir hadisedir. Fakat sana birazcık da olsa anlatmaya çalışacağım:

Sanki omuzlarıma Radvâ ve Tihame dağları yüklenmiş ve sanki ruhum bir iğne deliğinden geçiriliyor gibi. Sanki bedenimde dikenlerle
dolu bir çalı var ve sanki gökyüzü yeryüzüne kapaklanmış da ben de arasında kalmışım.

Abdullah b. Amr b. el-Âs (ra. anh) anlatmaya şöyle devam etti: Oğlum! Benim hayatımı üç devrede anlatayım:

1-Cahiliyle döneminde Resûlullah’ı öldürme hususunda en hırslı olanlardan biri de bendim. O zaman ölseydim, acaba halim nice olurdu!
2-Sonra Allah bana hidayeti nasip etti ve Müslüman oldum. Bundan sonra Muhammed (sav) en çok sevdiğim insan oldu. Öyle ki, sanki Süreyya yıldızının tepesinde gibiydim. Aaah! Keşke o vakit ölseydim. Böylelikle Resûlullah (sav) hem benim cenaze namazımı kaldırmış hem de onun duasını almış olurdum.
3-Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra dünya işleriyle uğraşmaya başladık. Allah katında halim nice olur bilemem?

O vefat edene kadar yanından ayrılmadım. Allah ona rahmet eylesin.”

Kaynak:Ebü’l Leys Es-Semerkandî

Hazırlayan: Furkan Zelyurt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir