Rıza-Tevbe

3.Sohbet: Rıza-Tevbe

Ey oğul! Kalp kitap ve sünnet ile amel işlerse “kurbiyet”[Kurbiyet”: İbâdet ve ihlas gibi şeylerle Cenâb-ı Hakk’a (CC) yakınlık kesbetmek.] kazanır. Kurbiyet kazanınca da neyin lehine, neyin aleyhine, neyin Allah (CC) için, neyin gayrısı için, neyin hak, neyin bâtıl olduğunu bilir ve görür. Mü’min, nura sâhip olunca onunla bakar. Cenâb-ı Hakk’a (CC) yakınlık kazanmış ve sadık olan bir mü’minin böyle bir nûru nasıl olmaz ki? İşte bunun içindir ki, Hz. Peygamber (SAV) mü’minin bu nazarından sakındırarak şöyle buyurmuştur: “Mü’minin ferasetinden sakının; zira o Allah’ın (CC) nuru ile bakar.”[Tirmizî, es-Sünen, “Tefsîr” hadîs no: 3133, (Medîne-tsz).]

Mukarreb ârife de bir nur ihsan edilir. Ârif de kendisine bahşedilen bu nur ile Rabbine (CC) olan kurbiyetini görür. Ârif kalp cihetinden Rabbinin (CC) yakınlığını görür. Meleklerin, nebîlerin ruhlarını görür. Sıddıkların ruhlarını ve kalplerini görür. Onların hal ve makamlarını seyreder. Bütün bunlar onun kalbinin derinliklerinde ve sırrının safâsında olur. O Rabbi (CC) ile ebedî bir ferahlık içerisindedir. O artık Rabbinden (CC) alan ve O’nun (CC) halkına dağıtan bir vâsıtadır. Bunlardan kimi vardır ki, hem “kalp” hem de “dil” (hitâbet kâbiliyeti) âlimidir. Kimi de vardır ki, yalnızca kalp âlimidir, hitâbet âlimi değildir. Münâfığa gelince, onun hitâbeti süslüdür ama kalp âlimi değildir. Bütün ilmi dilindedir onun. Bundan dolayı Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Ümmetim için en çok korktuğum şey, dili bilgin münâfıktır.”[Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I/22, (İstanbul-1992).]

Ey oğul! Benim yanıma geldiğinde ilmini ve nefsini görmeyi bir kenara dür. Yanıma hiçbir şey sâhibi olmadan, bir müflis olarak gir. Eğer benim yanıma ilmini ve nefsini görerek gelirsen, işâret ettiğim bu “tasavvuf” işi senden perdelenir. Vah sana ki, bana buğzediyorsun; halbuki ben sâdece gerçeği söylüyorum ve hakîkati dile getiriyorum. Bana ancak Allah’ı (CC) bilmeyen, sözü çok, ameli az câhil buğzeder ve benden câhil kalır. Buna karşılık, Allah’ı (CC) bilen, ameli çok, sözü az kimseler beni sever.

Eğer bana muhabbet edersen, bunun menfaati sana döner. Bana buğzedersen bunun zararı da yine sana döner. Ben halkın övmesi veyâ yermesi ile ayakta duran birisi değilim. Yeryüzü üzerinde ne bir insan, ne de bir cin, hiç kimse yoktur ki, ben ondan korkayım, bir şey umayım; ne bir hayvan, ne bir haşere ve ne de mahlûkattan herhangi birisi… Ben sâdece Hakk’tan (CC) korkarım. Ne zaman âciz kalsam “havfim” (korkum) artar. Zîrâ O (CC) “istediğini yapandır”.[Bürûc:16] “O (CC) yaptığından sorumlu tutulmaz, bilakis onlar (insanlar) sorumludur.[Enbiyâ:23]

Ey oğul! Kalp elbisen kirli iken kalbinin üzerindeki elbiseyi temizlemekle uğraşma, pis kalbinin üzerindeki elbiseyi bırak, önce kalbini, sonra elbiseni temizle. İki tarafı yıkamayı, temizlemeyi birleştir. Elbiseni pislikten, kalbini de günahlardan temizle. Hiçbir şeye aldırma, zîrâ Rabbin (CC) “istediğini yapan”dır. Bununla ilgili sâlih bir zattan şöyle rivâyet edilmiştir: O bir gün sırf Allah’ın (CC) rızâsı için kardeşlik yaptığı birini ziyâret eder ve şöyle der: “Ey kardeşim! Yaklaş, tâ ki, Allah’ın (CC) bizim hakkımızdaki “ilmine” (hükmüne) ağlayalım!”

Bu sâlih kulun sözü ne kadar da hoş! O ârif-billâhtır. O Hz. Peygamber’in (SAV) şu sözünü işitmiştir: “Sizden biriniz cennet ehlinin amelini işler; tâ ki, onunla cennet arasında bir arşın mesafe kalır…”[Müslim, es-Sahîh, “Keyfiyyetü’l-halk” hadîs no: 2643, (Mısır-tsz).]

Ey oğul! Eğer bütün kalbin ve himmetinle O’na (CC) döner ve O’nun (CC) rahmet kapısına yapışırsan, kendin ile şehvetler arasına demirden bir set çekersen, kabri ve ölümü baş ve kalp gözünün önüne dikersen, Hakk’ın (CC) seni gördüğü, senin yaptığını bildiği ve senin yanında olduğu şuurunu gözetirsen, fakr ile yetinir, iflâsa râzı olur, hudûd içerisindeki aza kanâat edersen –ki bu, emirlere sarılmak ve nehiylerden kaçınmanın ta kendisidir- ve kaderin getirdiğine sabredersen Allah’ın (CC) senin hakkındaki hükmü senin için ayan beyan olur. Bu hal üzere devam edersen kalbin Rabbin (CC) ile mülâkî olur. Sırrın O’nun (CC) katına girer. İşte o zaman eşya sana keşfolunur. Gözün gözünü görürsün. Emîrü’l-mü’minîn Alî b. Ebî Tâlib’in (KV) dediği gibi olursun: “Perde kaldırılsaydı dahi yakînim artmazdı.” Yine, O’na (KV) derler ki: “Rabbini (CC) gördün mü?” Şöyle cevap verir: “Görmediğim Rabbe (CC) kulluk etmem!”

Sâlih bir zâta: “Rabbini (CC) gördün mü?” diye soruldu. Dedi ki: “Eğer O’nu (CC) görmeseydim mekânımı paramparça ederdim.” Birisi: “Nasıl görürsün?” diye sorarsa derim ki: “Halk kulun kalbinden çıkar ve orada Hakk’tan (CC) başka bir şey kalmazsa, işte o zaman O’nu (CC) dilediği gibi görür, dilediği gibi O’na (CC) yakınlaşır. Diğerlerine zahiren gösterildiği gibi, O’na (CC) da “bâtınen” (iç âleminde) gösterilir. Tıpkı Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (SAV) Mîraç Gecesinde gösterildiği gibi, bu kul da, O’nu (CC) rüyasında görür, O’na (CC) yakınlaşır, O’nunla (CC) konuşur. Onun kalbi ise yakaza hâlinde O’nun (CC) tarafına cezbedilir; vücut gözlerini kapattığında kalp gözleri ile tıpkı zâhirde olduğu gibi Hakk’ı (CC) görür.

Cenâb-ı Hakk (CC) ona başka bir mana (meleke) daha verir, o da onunla O’nu (CC) görür. O’nun (CC) sıfatlarını görür. O’nun (CC) “kerâmetlerini” (ikramlarını), fazlını, ihsanını ve zaferini görür. O’nun (CC) iyiliğini ve desteğini görür. Hakk’a (CC) ubûdiyeti, mâbûdiyeti, mârifetullâhı gerçekleştiren kimse “bana görün-görünme, bana ver-verme” gibi laflar etmez. Fânî ve müstağrak olur. Bu makâma ulaşan bir zat şöyle der idi: “Bana senden gelen her şey kabul!” Onun en güzel sözü ise şudur: “Ben O’nun (CC) kölesiyim; kölenin ise efendisine karşı ihtiyarı ve iradesi olmaz!.”

Adamın biri bir köle satın aldı. Bu köle din ve salah sâhibi idi. Ona: “Ne yemek istersin?” dedi. “Bana yedirdiğini” diye cevap verdi. “Ne giymek istersin?” diye sordu. “Bana giydirdiğini” diye cevap verdi. “Nerede oturmak istersin?” dedi. “Senin beni oturttuğun yerde” diye cevap verdi. “Neyle uğraşmayı seversin?” diye sordu. “Bana neyi emredersen” diye cevap verdi. Adam ağlamaya başladı ve şöyle dedi: “Müjdeler olsun bana! Ne dersin? Keşke senin benimle olduğun gibi ben de kendi sâhibim (Rabbim) (CC) ile olabilseydim.” Köle şöyle karşılık verdi: “Efendim! Kölenin efendisinin iradesi karşısında iradesi ve ihtiyarı olur mu?” Adam dedi ki: “Sen Allah (CC) rızası için hürsün. Fakat senin benimle beraber kalmanı isterim ki, canımla ve malımla sana hizmet edeyim.” Arif olanın iradesi ve ihtiyarı kalmaz. O “Senden gelen her şey hoştur” der. Ne kendi işlerinde, ne de başkalarının işlerinde kader ona zahmet vermez.

Beni dinleyin, ey itirazcılar, çekişmeciler! Beni dinleyin ey kötü edepliler! Ben peygamberlerin huzûrunda bir münâdîyim, onların tâbilerinden ve aracılarından biriyim. Ben önce Kitap ve Sünnete göre, sonra da kalbime göre hüküm veririm. Mukarreb bir kalbe sâhip olan kimseye benim söylediklerim gizli kalmaz. Allah’ın (CC) kullarından, halka karşı zâhid olan, Kur’ân tilâveti ve Resûlullâh’ın (SAV) sözlerini dinleyerek ünsiyet bulan çok az kimse vardır. Hoş, onlar Hakk (CC) ile ünsiyet, kurbiyet kesbetmiş bir “kalp” de sâhibidirler. Kendi nefislerini de, başkalarınınkini de bu kalp ile görürler. Onların kalpleri sağlamdır. Sizin hiçbir şeyiniz onlara gizli kalmaz. Onlar sizin bâtınlarınız hakkında konuşur, evlerinizde olanı size haber verirler.

Yazık sana! Akıllı ol! Cehâletinle sûfîlerle yarışma. Kitaplardan birşeyler öğrenir öğrenmez, hemen kürsüye çıkıp insanlara konuşuyorsun; oysa elin ve elbisen kapkara! Bu “iş” (tasavvuf) zâhirî ve bâtınî hükümlere birlikte riâyet etmeyi ve sonra da her şeyden fânî olmayı gerektirir.

Ey kendileri hakkında murad edilenden gâfil olanlar! Kıyâmet ânını düşünün! Özel kıyâmeti düşünün! Büyük kıyâmeti düşünün! Özel kıyâmet sizden birisinin ölmesidir. Büyük kıyâmet ise Allah-ü Teâlâ’nın (CC) vaadettiği kıyâmettir. Allah-ü Teâlâ’nın (CC) şu buyruğunu düşünüp hatırlayın: “O gün müttakîleri vefd olarak Rahmân’ın (CC) huzûrunda haşrederiz. Mücrimleri ise vird olarak cehenneme sevkederiz.”[Meryem:85-86] “Vefd” cemâat demektir. “Vird” ise susuz demektir. Müttakîler haşredilirler; mücrimler ise sevkedilirler. Allah-ü Teâlâ (CC) o günü dünyâ hayâtında iken düşünmüş olan kuluna acır da, müttakîler arasına katar ve onlar arasında haşreder.

Ey takvâyı terkedenler! Kıyamet günü muttakiler Rahmân’ın (CC) huzûrunda haşredilirler; onların etrâfında melekler olur. Amelleri sûret kazanır da, onlar o güzîde amellere binerler. Onların asaleti, güzelliği, önderi o gün amelleri olur. Amellerin sûreti vardır; kiminin güzeldir, kiminin çirkindir. Takvanın anahtarı tevbedir. Tevbede sebatkâr olmak ise Allah-ü Teâlâ’ya (CC) yakınlığın anahtarıdır. Her aslî ve fer’î hayrın anahtarı tevbedir. Bu sebepledir ki, Salihler hiçbir hallerinde tevbeden müstağni durmazlar.

Ey günahkârlar, ey isyankârlar! Tevbe ediniz. Rabbinizle (CC) kendi aranızda tevbe vâsıtasıyla barış imzâlayın. Bu kalp, içinde dünyâdan, ahiretten, halktan zerrece bir şey kaldığı müddetçe salah bulamaz, düzelemez. Eğer O’nun (CC) sohbetine, yakınlığına ulaşmak istiyorsanız, dünyayı da, ahireti de kalbinizden çıkarın. Bu size zarar veremez. Eğer vuslatı gerçekleştiriseniz, siz O’nun (CC) kapısında olduğunuz halde, O (CC) size dünyayı da, halkı da verir. Bu tecrübe edilmiş bir şeydir. Dünyaya zâhid olanlar, vedâ edenler ve onu terketmiş olanlar bunu tecrübe etmişlerdir.

Ey oğul! Namazında, orucunda, haccında, zekâtında ve bütün fiillerinde Allah (CC) rızâsı için ihlaslı ol. O’na (CC) vâsıl olmadan önce O’nun (CC) ahdiyle donan. O’nun(CC) ahdi tevhîddir, ihlastır, sabırdır, şükürdür, tefvîzdir, halkı reddetmektir, O’dan (CC) istemek ve gayrısından yüz çevirmektir, kalbin ve sırrınla O’na (CC) dönmektir. Hoş, O (CC) dünyâda sana bir kurbiyet, herşeye karşı bir zühd, kendisine karşı bir muhabbet bir iştiyak bahşettiği gibi, âhirette de gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmeyecek nîmet ve kendisine yakınlık bağışlar.

Ey oğul! Rabbinin (CC) rahmetine götüren şeylere alâka duy. Şeytan seni ayartmaya kalkıştığında ondan Rabbine (CC) sığın, senden öncekilerin yaptığı gibi sen de O’ndan (CC) yardım iste. Amelini güzelleştir. Sonra Rabbine (CC) karşı zannını hüsn-i zan ile güzelleştir. O’na (CC) itâat et. Eğe O’na (CC) karşı, peygamberlerine karşı, sâlih kullarına karşı hüsn-i zan beslersen, O da (CC) sana nice güzel şeyler ihsan eder. İşte bol hayır bundadır.

Hayıf sana! “Sûfî” (dupduru) olduğunu iddia ediyorsun, ama senin her tarafın bulanık. Oysa sûfî bâtınını ve zâhirini Allah’ın (CC) Kitâbına ve Resûlünün sünnetine uymak yoluyla tertemiz arıtandır. O, sâfiyeti artarsa, vücut denizinden çıkar, irâdesini, dileğini, ihtiyârını terkeder. Resûlullah (SAV), kalbini temizleyen kimse ile Rabbi (CC) arasında sefir (elçi) olur. Hayrın esâsı, sözde ve fiilde Hz. Peygamber’e (SAV) uymaktır.

Bir kulun kalbi ne zaman saf, tertemiz olursa, o zaman Hz. Peygamber’i (SAV) rüyâsında görür; ona bir şeyler emreder, onu bir şeylerden nehyeder. Onun her şeyi “kalp” olur, niyetiyle başbaşa kalır. O, alenî olmayan bir “sır” ve bulanıklığı olmayan bir “safâ” olur. Her şeyi kalpten çıkarmak dağların direklerini söküp atmak gibidir; mücâhede vâsıtalarını, tuzaklara ve başa gelen âfetlere sabretmeyi gerektirir. Nasîbiniz olmayan şeyi duâ etmeyin.

Müjdeler olsun sizlere ki, beyazlıktaki bu siyahlığı bildiniz ve müslüman oldunuz. Müjdeler olsun sizlere ki, kıyâmet günü müslümanlar arasında olacaksınız, kâfirler gürûhunda olmayacaksınız. Müjdeler olsun bize ki, cennet toprağında, ya da onun hemen kapısında oturuyoruz; cehennemliklerden değiliz.

Tevâzulu olun, kibirlenmeyin. Tevâzu yüceltir, kibir alçaltır. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Kim ki, Allah (CC) için tevâzu sâhibi olursa, Allah (CC) onu yüceltir.”[bak.: Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, II/216 (no:2443), (Beyrut-1997).] Allah-ü Teâlâ’nın (CC), dağlar kadar hayır işleyen kulları vardır. Bunlar Allah (CC) için tevâzu gösterirler ve şöyle derler: “Bizi cennete amellerimiz sokmaz; biz cennete ancak Allah’ın (CC) rahmeti sâyesinde gireriz. Eğer cennete giremezsek de, bu ancak O’nun (CC) adâletinin gereğidir.” Onlar bu şekilde, iflas ve yokluk hali üzerinde olmayı elden bırakmazlar. Tevbe edin.

Acziyetinizi ve kusurlarınızı îtiraf edin. Tevbe Hakk’ın (CC), yeryüzünü öldükten sonra suyla tekrar dirilttiği “hayat” sıfatıdır. Hak, kalpleri, öldükten sonra tekrar tevbe ve uyanıklık ile diriltir. Ey isyankârlar! Tevbe edin; Rabbinizin (CC) rahmetinden ümit kesmeyin. O’nun (CC) merhametinden ümitsizliğe kapılmayın. Ey ölü kalpliler! Rabbinizi (CC) zikretmeye, O’nun (CC) Kitabını okumaya, Nebisinin (SAV) sünnetine uymaya devam edin ve zikir meclislerinde bulunmaya devam edin. O zaman yağmurun gelip ölü toprağı dirilttiği gibi, sizin kalpleriniz de dirilecektir. Zikre devam etmek dünya ve ahirette hayrın sürekliliğine vesiledir. Allah’ım (CC)! Bizi, Seni razı eden ve bizden razı olacağın şeye muvaffak kıl! Ey âlemlerin Rabbi (CC)! “Bize dünyada da, ahirette de güzellik ver ve cehennem azâbından bizi koru.”

Kaynak: Gavsulazam Abdulkadir-i Geylani (KSA), Cilâü’l-hâtır fi’l-bâtın ve’z-zâhir

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir