Rızanın Esası

Rızanın Esası

Allahü Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de Maide suresi / 109. ayeti, Mucâdele suresi / 22. ayeti, Beyyine suresi / 8. ayetlerinde: «Allahü Teâlâ onlardan razıdır, onlar da Allahü Teâlâ’dan razıdırlar) buyuruyor. Tevbe suresi / 21. ayet-i kerimesinde: «Rableri, onları, rahmet, hoşnutluk ve Cennetlerle müjdeler. Cennette onlar için sonsuz nimetler vardır» buyuruyor.

İbn-i Abbas’ın (radıyallahu anhuma) bildirdiği hadis-i şerifte: «Allahü Teâlâ’nın Rab olduğuna razı olan kimse, imanın zevk ve lezzetini anlamıştır» buyuruldu. 

Hazret-i Ömer, Ebû Mûsâ’l-Eş’ari’ye (radıyallahu anhuma) yazdığı mektupta: «Bütün İyilikler rızadadır” diye yazmıştır.

Katade’den (radiyallahu anh) olunan rivayete, Nahl süresi / 58: «Onlardan birine, kızınız dünyaya geldi dense, üzüntüsünden yüzü siyah olup nefret eder ayet-i kerimesi, Arabistan müşrikleri hakkında olup, Allahü Teâlâ bu ayet-i kerime ile onların habis işlerini, çirkin Fiillerini haber veriyor diye bildirilmiştir. imanı olan kimsenin, Allahü Teâlâ’nın kendisi için taksim ve takdir ettiği şeye razı olması lazımdır. Alllahü Teâlâ’nın hüküm ve kazası, insanın kendine olan hüküm ve kazasından hayırlıdır.

(Ey insanoğlu! Allahü Teâlâ’nın, senin kendin için çirkin gördüğün şeyi, hüküm ve kazası, senin kendin için iyi ve hayırlı gördüğün şeyi yapmasından daha hayırlıdır. Sen Allahu Teâlâ’ya muttaki ol! Onun kazasına razı olup hüküm ve emrine kendini teslim eyle. Nitekim Kur’an- Kerim’de Bakara suresi /216 ayet-i kerimede: «Bazen sizin beğenmediğiniz şey, sizin için hayırlıdır. Bazen de sevdiğiniz bir şey sizin için şerdir. Allahü Teâlâ sizin için iyi olanı bilir, siz ise bilmezsiniz» buyuruyor. Allahü Teâlâ, kullanın işlerini, iyiliklerini kendilerinden gizlemiş, onları kulluk vazifelerini yapmakla görevlendirip, emirleri yapıp, yasaklardan kaçmak, haklarındaki takdire teslim, leh veya aleyhlerinde olacak kazaya rızayı onlara emreylemiş, işlerin sonuna ait İlmi kendi zati için irade etmiştir. Bunun için kulun, sâhibine tâate devam etmesi, kendisi için taksim ve takdir ettiği şeye razı olması lazımdır.

Ey mü’min! Muhakkak bil ki, insanlardan her birinin tutulduğu meşakkatler ve takdire baş kaldırması, nefsinin arzusuna uyması ve kazaya rızayı terki mikdarıncadır. Kazaya razı olan müsterih olur. Kazaya razı olmayanın meşakkat ve eziyyeti çok olur. Halbuki dünyadan ancak kendisine takdir ve taksim olunan şeye kavuşur. Nefsi âmiri olduğu müddetçe, o kimse kazaya razı değildir. Çünkü nefsi, Allahü Teâlâ’ya baş kaldırmakta, kafa tutmaktadır. Bu yüzden o kimsenin meşakkat ve sıkıntısı artmaktadır. Rahatlığa kavuşmak ise, nefsin arzularına uymamaktadır. Çünkü bunda, kazaya rıza vardır.

Irak âlimleri, rıza hal kısmındandır. kul için bunu edinmek yoktur; belki diğer haller gibi galib olur, sonra gider, bir başkası gelir dediler. Maveraünnehir âlimleri, rıza makamlardan bir makamdır, rıza, tevekkülün nihâyetidir ki, kul bunu edinmek ile kavuşacağı makamların nihayetine erişir dediler. Rızanın başlangıcı kulun çalışması, edinmesi ile olduğundan makamlardan, sonu ise kulun edinmesi ile olmadığından hallerden sayılır diyerek bu iki sözün arasına birleştirmek mümkündür. Sözün kısası, razı, ancak Allahü Teâlâ’nın takdirine itiraz etmeyen kimsedir.

Ebu Ali Dekkak (rahmetullahi aleyh). «Belayı duymamak rıza değildir. Rıza ancak, hüküm ve kazaya itiraz etmemektir, dedi. Büyük alimler ve meşayih (rahimehumullah), «Kazaya rıza, Allahü teâlâya kavuşmak için büyük bir kapıdır. Kazaya rıza dünyanın Cennetidir. Yani bir kimseye rıza ihsan olunursa, geniş ve büyük makamlara kavuşur, en yüksek kurb, yani yakınlık makamına ulaşır» dediler.

Bir talebe hocasına, kul Allahü Teâlâ’nın kendinden razı olduğunu bilir mi? diye sordu. Hocası, hayır bilmez dedi. Yani kul bunu bilmez. Çünkü Allahü Teâlâ’nın rızası gayb olup, insanların akıl ve duygularından örtülüdür, saklıdır demek istedi. Talebe; kul Allahü Teâlâ’nın kendisinden razı olduğunu bilir deyince, hocası: «Nasıl bilir» buyurdu. Talebe: «Ben kalbimin Allahü Teâlâ’dan razı olduğunu bildiğimde, Allahü Teâlâ’nın da benden razı olduğunu biliyorum» dedi. Hocası: «Güzel söyledin» buyurup, talebesinin bu husustaki söz ve cevabını beğendi.

Allahü Teâlâ kuldan razı olmadıkça, kul Allahü Teâlâ’dan razı olmaz. Nitekim Allahü Teâlâ: «Allah onlardan razıdır, onlar da Allahü Teâlâ’dan razıdır) buyuruyor. Bildirildi ki, Mûsâ aleyhisselâm: «Ya Rabbi, bana öyle bir amel göster ki, onu yaptığım zaman sen benden razı olasın diye niyaz edince

Allahü Teâlâ: «Sen ona dayanamazsın) buyurdu. Bu halde Mûsâ aleyhisselâm yalvararak secdeye kapandığında, Allahü Teâlâ: «Ey İmran’ın oğlu! Senden razı olmam, benim hüküm ve kazama razı olmana bağlıdır diye vahiy eyledi. Bazıları da: «Bir kimse rıza makamına kavuşmak isterse, Allahü Teâlâ’nın rızası bulunan şeye devam eylesin» dediler. Bazıları da dediler ki: «Rıza iki kısımdır: Biri Allahü Teâlâ’nın müdebbir olduğuna rıza, diğeri tedbiri gereğince Allahü Teâlâ’nın hüküm ve taksimine ve ondan kendine yönelecek her hâle rızadır». Bazıları da: «Razı o kimsedir ki, meselâ Cehennem sağ tarafına konsa, sol tarafında bulunmasını istemeyen kimsedir dediler. Bazıları da: «Rıza, kalbinde ferah ve sürurdan başka bir şey kalmamak üzere, kerihliği, kötülüğü kalbinden çıkarmaktır» dediler.

Tasavvuf büyüklerinin söyledikleri

Rabia- Adviyye’ye (rahmetullahi aleyhi): «Kul ne zaman kazaya razı olur?» denildiğinde: «Kul, nimete sevindiği gibi, musibete de sevinirse, ondan lezzet alırsa, kazaya razı olmuş olur cevabını vermiştir.

Ebu Süleyman-ı Dârâni (rahmetullahi aleyh): «Rıza, Allahü Teâlâ’dan Cenneti istememek ve Cehennemden Allahü teâlâya sığınmamaktın dedi.

Zinnûn-i Mısri (kuddise sirruh): «Üç şey rıza alâmetidir: Kazadan önce, ihtiyarı terk etmek. Kazadan sonra acılığı, elem ve belâlardan tatmış olduğu şeyleri atmak ve unutmak. Belânın çoğalmasını arzu eylemektir buyurdu. Yine buyurdu ki: «Rıza, kazanın acılığı ile kalbin zevk almasıdır.»

Ebû Osman’a (rahmetullahi aleyh). Peygamber efendimizin (sallâllahu aleyhi ve sellem): «Ya Rabbi, kazadan sonra senden rıza İsterim» duasından soruldu. «Kazadan önceki rıza, rıza üzerine azimdir. Kazadan sonraki rıza ise, yalnız rızadır» cevabını vermiştir.

Derler ki, Hz. Hüseyin’e (radiyallahu anh) Ebu Zer (radıyallahu anh): «Fakirlik bana zenginlikten sevgili, hastalık sağlamlıktan iyi ölmek yaşamaktan muhabbetlidir» diyor dediklerinde: «Ebu Zer öyle diyor ama, ben derim ki, Allahü teâla’nın güzel İradesine güvenen kimse, Allahü Teâlâ’nın kendisi için ihtiyar ve irade ettiği şeyden başkasını temenni etmez) buyurdu.

Fudayl bin iyad (rahmetullahi aleyh) Bişr-i Hafi için (rahmetullah aleyh): <Rıza, dünyada zühtten üstündür. Zira razı olan, derecesinin üstünde bir şey istemez) buyurdu. Fudayl doğru söyledi. Çünkü onun sözünde hâle rıza vardır. Her hayır ve iyilik ise hale rızadır. Nitekim Allahü Teâlâ A’raf suresi yüz kırkdördüncü ayet-i kerimede Musa aleyhisselam için: “Ey Musa, sana verdiklerime razı ol, ondan başka makam isteme, hali muhafaza ederek şükredenlerden ol” buyurmuştur. Bunun gibi Allahü Teâlâ Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama Taha suresi yüz otuz birinci ayetinde, hali muhafaza edip, kaza ve acıya rıza ile emreylemiştir. Nitekim Allahü Teâlâ aynı ayet-i kerimenin sonunda: “Ey habibim, sana peygamberlik, ilim, kanaat, din vilayeti ve kudretten verdiğim şeyler, senden başkasına verdiğim şeylerden evla ve üstündür.” buyuruyor.

Bundan anlaşılıyor ki, her iyilik, hali muhafaza etmede, ona razı olmada ve ondan başkasına yüz döndürmeyi terktedir. Zira ondan gayri iltifat olunacak şey, ya senin nasip ve kısmetindir, yahut başkasının kısmetidir. Yahut hiç kimsenin kısmeti olmayıp, Allahü Teâlâ onu yalnız, fitne, bela, imtihan ve deneme için icat etmiştir. Eğer o pey, senin kısmetin ise, elbette sana gelir. Sen onu istesen de, istemesen de bir şey değişmez. Bunun için, bu hususta senin tarafından edepsizlik gösterilmesi ve onu elde etmede hırs meydana gelmesi layık değildir. Çünkü bu hal, akil ve ilim bakımından da methedilir, övülür şey değildir. 

Eğer o şey, senden başkasının kısmeti ise, senin kavuşamayacağın, elini eriştiremeyeceğin şey için niçin boşuna zahmet çekip yorulasın. Kimsenin kısmeti değil, belki fitne, imtihan, bela ve deneme olarak icat edilmiş ise, akıllı olan kimse, nefsi için fitne istemeye, onu kendine çekmeye nasıl razı olur, nasıl hoş görür de elde etmeye çalışır.

Bazıları da: «Rıza, Allahü Teâlâ’nın kazasının acılığına sabır ve katlanmaktır dediler. Bazıları da: «Rıza Hakkın kazasına muhalefet etmemek, emir ve yasaklarına tamamen teslim olmaktır dediler. Bazıları da: Rıza, ihtiyarı terktir dediler. Bazıları da: Rıza sahipleri, kalplerinden ihtiyarı öyle çıkarmışlar, atmışlardır ki, gerek kendilerinin arzu ettikleri, gerek onun sebebiyle Hakkı murad ettikleri şeylerden bir şeyi ihtiyar edip [seçip] asla istemezler. Gelmeden önce de bir hüküm düşünmezler Onların istek ve rağbetleri olmadan yalnız Allahü Teâlâ’dan bir hüküm ve kaza vukuunda ona razı ve onunla mesrur olurlar. Allahü Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, bela, imtihan ve deneme şeklinde meydana gelen bir hükmü, kendilerine nimet bilirler. O nimete şükür edip, onunla lezzetlenirler. Sonra o nimete sevinmeleri, onları nimet sahibi ile meşgul olmaktan alıkoyarsa, kalpleri o nimetten geçip, nimet sahibi ile meşgul olur. O anda bela onların üzerine akmakta, hükmünü yürütmekte bulunduğu halde, onların kalbi belâyı unutur. Belâyı hissetmez bir halde bulunur. Onlar bu makamda yerleşmiş ve üstünde sabit olup, devam eylediklerinden, Mevlâları onları daha yüksek makama çıkarır. Çünkü Allahu Teâlâ’nın ihsan ve mevhibelerinin sonu yoktur dediler.

Rızanın en aşağı derecesi, kulun Allahü Teâlâ’dan başka her şeyden tamah’ın kesilmesidir. Çünkü Allahü Teâlâ, kendinden başkasına olan tamah’ı kötülemiştir. Yahya bin Kesir der ki: Ben Tevrat’ı okudum. Onda gördüm ki, Allahü Teâlâ: «Bir kimse kendi gibi bir aciz mahluka güvense, o kimse melundur) demiştir. Haberde geldi ki, Allahü Teâlâ buyurur: «İzzet celâlime, vücut ve mecdime yemin ederim ki, benden gayriden uman her kimsenin emelini, ümitsizlik ve mahrumluk ile keserim. Ona insanlar arasında aşağılık elbisesi giydiririm. Onu elbette yakınlığımdan uzak eder ve bana kavuşmaktan keserim. O kimse zorlukla benden başkasından nasıl ümit, emel ve ricada bulunuyor? Halbuki Hayy ve Kayyûm ancak benim. Zorluklar benim yed-ı kudretimledir. O kimse benim ilâhî kapımdan başka kapıyı nasıl çalıyor ki, o kapılar kapalıdır. Onların anahtarı benim yed-i kudretimdedir.

Diğer haberde geldi ki, Allahü Teâlâ buyurur: «Bana tutunan ve bana sığınan bir kuluma, yer, gök ve içindekiler zarar vermek isteseler, ben o kulumu onların zararından kurtarırım. Benden başkasına tutunup sığınan bir kula, yağmur gibi sebepler yağsa da keserim. Ayağının altındaki toprağı ona şiddetli eder, sonra onu dünyada helak ve zorluklarla meşakkete düşürürüm.”

Eshâb-ı kiramdan bazısının bildirdikleri hadis-i şerifte: «Bir kimse insanlarla, İzzete kavuşmak arzusunda bulunsa zelil olur buyuruldu. Bazıları da: «Bir kimse, kendi gibi bir mahluka itimat eylese zelil olur ve tama’ onu, kalple kavuşacağı keşif ve zuhurlardan men’eder. Onun kastını dağıtır, kendisini zelil eder. Bu durumda onun üzerinde iki şey birleşir. Onlar da, onun rızkında bir zerre artma olmadan dünyada zillet ve Allahü Teâlâ’dan uzaklıktır dediler. Bazıları da: «Mürid ve talebenin kalplerini harap eden, onları pek zelil ve kalpleri kara, Hak’tan uzak eden, kast ve niyetlerini tamamen dağıtan tamah’dan zararlı bir şey bilmem.

Bu kötü ve aşağı halleri meydana getiren ancak tamah’dır. Zira müridler ve talebe ne halde olursa olsun, tamah’ın onlarda bulunması şirktir. Çünkü onlardan birisi, fayda ve zarar vermeyen, vermeye veya vermemeye sahip olmayan kendisi gibi bir mahluka tama’ ederek, Allahü Teâlâ’ya şirk etmiş, mülkü Hakkın kullarına nispet etmiş olur. Bu halde o müridin vera’ ve takvası nerede kalır. Çünkü, müridin takva ve vera’ı, her şeyi, sahibi Allahu Teâlâ’ya nispet ve ondan başkasından istemeyi terk  etmeyince ve yalnız Haktan istemeyince tahakkuk etmez dediler.

Bazıları da: «Tamah’ın esası ve dalları vardır. Esası gaflet, dalları riya, gösteriş yapmacılık ve insanlar arasında makam sahibi olmayı arzulamaktır dediler. İsa aleyhisselam Havarilerine Tama’, çabuk öldürücüdür, talebe ve müridin halini gidericidir) buyurdu. Birisinden bildirilir. Den ki: «Bir gün, dünya ile ilgili bir şeye tama’ ettim. O anda gaipten bir ses duydum. Ey kimse, istediği her şeyi Allahü Teâlâ’nın katında bulan bir müridin, kalp ile zavallı bir kula meyletmesi, hiç de makbul değildir) diyordu.

Biliniz ki, Allahü Teâlâ’nın bazı kulları vardır. Onlar tama’ etmeden, bereketleri kendilerine gelsin, tama’ halinin, kendi halini, derecesini düşüreceğini bilsinler diye, tama’ edecekleri şeye sahip olan kimseye tama’ etmeyi onlar için örter. Bu hal, tevekkül sahiplerinden olan ariflerin en aşağı derecesidir. Müridin kalbine gelen tama’, ancak onun Allahu Teala’dan olan uzaklığının çokluğundandır ki, Mevla’sının kendinin her şeyini bildiğini bildiği halde, kendi gibi bir yaratığa tama’ eder ve Allahu Teala’dan korkup bundan sakınmaz.


Kaynak : Gunyetü’t-Talibin, Abdulkadir Geylani

100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın