Sabır-Kurbiyyet

52. Sohbet: Sabır-Kurbiyyet

Ey oğul! Yazıklar olsun sana! 

Senin nefsin hasta. Dolayısıyla onu, Rabbinin (CC) yakınlığı âfiyetine erişinceye kadar yiyeceklerden uzak tut. Yazıklar olsun sana! Üzerinde haram varken, yemende, içmende, oturmanda, evliliğinde ve bütün işlerinde haram içerisinde yüzerken Allah-ü Teâlâ’ya (CC) yakınlığı nasıl beklersin? Nefsin ve hevân seni istilâ etmişken, seni onlar idare ediyorken, onlar seni şehvetlere, zevklere, hevâ ateşine sürüklüyor, dinini ve takvanı yakıp yıkıyorlarken, Allah-ü Teâlâ’ya (CC) yakınlığı nasıl beklersin? 

Akıllı ol! 

Bu, ölüme inanan, ona yakın duyan kişinin ameli değil. Bu Allah-ü Teâlâ (CC) ile karşılaşmayı bekleyen, O’nun (CC) muhasebesinden ve münakaşasından (sorgusundan) korkan kişinin ameli değil. Sende tefekkür yok; irade yok; tedbir yok; gece-gündüz sükûnet yok. Sen dünyaya, onu düşünmeye, dünya ehli ile sohbete ve onlar önünde eğilmeye dalmışsın. Sûfîler dünyadan, hayattan ve halka bulaşmaktan istifa etmişlerdir. Onların her biri, kervanını Horasan’a göndermiş, kendisi ise tek başına bir bineğe binip yerinde kalakalmış, dolayısıyla, kâfilenin gelmesini bekleyen kimseye benzer. Bedeni oradadır, ama gönlü evindedir onun. İşte mü’min de malını ahirete göndermiş, orada bir saray yaptırmış ve muhtaç olduğu her şeyi orada bulmuş kimsedir. Bütün kalbiyle Rabbine (CC) yakınlaşmıştır. Bundan dolayı Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Dünyâ mü’minin zindanıdır.”(1) 

Mü’min imanında tahkike ulaşmaya devam eder, tâ ki, ârif-billâh ve âlim-billâh olur; O’nun (CC) karîbi, yakını olur, O’na (CC) vasıl olur. İşte o zaman O’nu (CC) her şeye tercih eder. Malını kapıda bekleyenlere dağıtır. Bütün tasası kurbiyet evine girmek olur. Cennetteki köşkünün anahtarını muhafızına geri verir. Sırrı cennet kapılarına varır, onları da halk ve varlık kapılarını da kapatır. Kendini melikin (sultanın) kapısının önüne atar. Orada hastalanır, bir et parçası gibi yere düşüverir. Lütuf ayaklarının gelmesini ve üzerine basıp geçmesini bekler. Rahmet gözünün nazarını, cömertlik ve iyilik elinin kendisine yetişmesini bekler.

O bu halde iken kurbiyet hazinesine, lütuf odasına, tabibin ve “Habîr”in (her şeyden haberdar olanın) önüne düşüverir. Cenâb-ı Hakk (CC) onu güzelce tedavi eder ve kuvvetini ona geri verir. Onunla ünsiyet eder, ona güzel, süslü elbiseler giydirir. Fazilet yemeğinden yedirir. Ünsiyet içeceğinden içirir. İşte o zaman O’na kurbiyet evinde rahatlığa erer. Kurbiyet şerefelerinden ferahlıklar gelir. Bütün yaratıklar onun altında olur. Onlara rahmet ve şefkat gözüyle bakar. Cenâb-ı Hakk’ın (CC) ahlâkı ile ahlaklanır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’a (CC) vasıl olanların kalpleri halka karşı rahmet ile dolar. Müslümanlara da, kâfirlere de, avama da, havâssa da rahmet nazarıyla bakarlar. Şeriatın hudutlarını onlardan istemekle birlikte, herkese merhamet ederler. Zahiren talep, bâtınen rahmet!

Ey Allah’ın (CC) kulları! 

Sûfîlerden birini gördüğünüz zaman ona hizmet edin, onu kabul edin. Çünkü o size nasihat verir. Ey evlerinde ve savmaalarında (tekkelerinde) nefis, hevâ ve hevesleri ile, azıcık ilimleri ile oturanlar! İlmiyle âmil şeyhlerin sohbetlerine katılın. Onlara tâbi olun ve adımlarınızla onların arkasından yürüyün. Onlara tevazu gösterin. Onların sizi kırmasına sabredin ki, hevânız kaybolsun, nefisleriniz kırılsın, ateşiniz sönsün. İşte o zaman dünyayı tanır ve ondan uzaklaşırsınız. O zaman dünya sizin hizmetçiniz olur. Verilmesi gerekenleri, kısmetlerinizi size verir. Siz Rabbinizin (CC) kurbiyet kapısında olduğunuz halde kısmetlerinizi size getirir. Dünya ve ahiret, Hakk’a (CC) hizmet edenin hizmetçisidirler. İçerisinde tevhid ve kurbiyetin yetiştiği bir kalp, her gün daha da büyür. Her seferinde daha da büyür, yücelir ve yükselir. Ne yeryüzünde, ne de gökyüzünde Allah’tan (CC) başka bir şey görmez. Bütün mahlûkat onun kaydı altında olur. Onunla Rabbi (CC) arasında bir “sır” gerçekleşir. O’na (CC) iyice yakınlaşır ve ulaşır. Zamanının sultanı olur. Kaza ve kaderi, ilmi ve hükmü anlar. “Melik”in sıfatları ona hizmet eder, zâtı ona yakınlaşır.

Ey cemâat! 

Allah-ü Teâlâ’yı (CC), Resûlünü (SAV) ve Salih kullarını tasdik edin. O (CC) sözüne sadıktır, çünkü şöyle buyurmuştur: “Sözünde O’ndan (CC) daha sadık kim vardır?”(2) Resûl (SAV) de sözünde sadıktır, Salihler de sözünde sadıktırlar. O (CC) kendisine sadâkat gösterilmesini sever, ister.

Ey oğul! 

Rabbinin (CC) kapısı önünde kalbinin beklemesi uzadıkça oburluğun ve yanlış isteklerin kaybolur, edebinin güzelliği artar. Sabır, şehvetleri giderir. Sabır alışkanlıkları sona erdirir, sebepleri bitirir, putları söküp atar. Sen bir hayalperestsin. Sen Allah-ü Teâlâ’nın da (CC), Resûlünün de (SAV), Evliyasının ve has kullarının da (RA) cahilisin. Sende Rabbine (CC) rağbet yok. Sen dünyaya rağbet ettiğin halde, hâlâ zâhid olduğunu iddia ediyorsun! Senin zühdün lafın gelişi. Bütün rağbetin dünyaya ve mahlukata. Sende Rabbine (CC) karşı ve O’nun (CC) huzurunda durmaya karşı rağbet yok. Zannını ve edebini güzelleştirirsen, Rabbine (CC) doğru gitmende sana rehberlik eder, O’na (CC) giden yolu sana öğretirim. Kibir elbisesini üzerinden çıkarıp, tevazu elbisesini giyersen, yücelirsin. Sen boş bir heves içinde boş bir hevessin. Eğer nefsinin, şeytanın ve dünyanın “hâtır”ından (vesvesesinden) yüz çevirirsen sana ahiret gelir, meleğin ve sonra da Cenâb-ı Hakk’ın (CC) “hâtır”ı (ilhâmı) sana gelir ki, işte o gayedir. Kalbin düzgün olursa hatırın künhüne vâkıf olur ve ona şöyle dersin: “Sen bir hatır mısın? Nasıl bir hatırsın?” O da der ki: “Ben şöyle şöyle… bir hatırım.”

Yazık size! 

Sizin çoğunuz boş birer hevessiniz ve dergahlarınızda boş hevesler içinde Cenâb-ı Hakk’a (CC) ibâdet ediyorsunuz. Bu iş öyle cehaletle halvetlere çekilme yoluyla olacak bir şey değildir. 

Yazık sana! 

İlim uğrunda ve ilmiyle âmil âlimleri talep uğrunda, yol tükeninceye kadar yürü. Gücün kuvvetin tükenene kadar yürü. Âciz kaldığın zaman önce zâhiren, sonra da kalben ve mânen otur. Zâhiren ve bâtınen kaybolup oturduğun zaman sana Allah-ü Teâlâ’dan (CC) kurbiyet ve vuslat gelir. Kalp ayakların kesilip yürümeye dermanın tükenirse, işte bu durum O’na (CC) yakınlaşmana bir işârettir. Huzur duy ve rahatla; ister kırda sana bir tekke açalım, ister seni harâbâtta oturtalım, ister mâmur yerlere yerleştirelim, ister dünyâyı, âhireti, cinleri, insanları, melekleri ve ruhları senin hizmetine verelim… Cenâb-ı Hakk’ın (CC) kapısında durursan, “acâiplikler” görürsün. Yemeni, içmeni, giyinmeni… bütün varlığını ve toplumun övmesini ve yermesini unut. İşte bütün bunlar kalp amelleridir. Böyle bir kalpte bostanlar olur, ağaçlar olur, meyve olur. Orada çöller olur, kırlar olur, denizler olur, dağlar olur. Cin, insan, melek ve ruh toplulukları olur. Bunlar aklın ötesindedir.

Allah’ım (CC)! 

Eğer ben hak üzere isem, o durumu sâlikler için de gerçekleştir; yok, eğer bâtıl üzere isem, onu yok et. Eğer hak üzere isem şânımı yücelt ve yükselt. Halkı benim vâsıtamla hemen hidâyete erdir. Kalplerimizi sana doğru yükselt. Bu yorgunluk daha ne zamâna kadar? Kalp adımların ne zaman sona erecek? Ne zaman kalp köşkünde ziyâfet yiyecek ve onun şerefelerinden halkı rahatlatacaksın? Allah (CC) misaller verir. Kalp sağlamlaştığı zaman Cenâb-ı Hakk’ın (CC) dışındaki her şeyi unutur. O kadîmdir (ezelîdir) ve dâimdir (ebedîdir); O’nun (CC) dışındaki her şey sonradandır, muhdestir, yaratılmıştır. Kalp sağlamlaştığı zaman, kendisinden sâdece doğrular, reddedilemeyen hakîkatler çıkan bir söz olur. O zaman kalp kalple, sır sırla, halvet halvetle, mânâ mânâ ile, lüb (öz, gönül) lüb ile, doğru doğru ile muhâtap olur. O zaman kalbe gelen söz, toprağa atılan tohum gibi yumuşacık, hoş olur. Çorak olmaz; filizler ve kökler verir. O zaman istersen dünyâyı öğrenir ve dünyâ için çalışırsın, istersen âhireti öğrenir ve âhiret için çalışırsın. Dallar kökten çıkar. “Sen nasıl davranırsan sanada öyle davranırlar.”(3)

Her kap içindekini sızdırır. 

Senin kabına katran konmuş, ama sen onun su sızdırmasını istiyorsun! Sende hiçbir keramet (hayır) yok. Dünyayı inşâ etmek için çalışıp çabalıyorsun ve yarın da ahirete sâhip olmak istiyorsun: Bunda keramet olmaz! Halk için çalıştın ve yarın da Hâlık’a (CC), O’nun (CC) kurbiyetine, O’nun (CC) nazarına nail olmak istiyorsun: Sende keramet yok! Bu durum zahir ve umumidir; ama O (CC) isterse sana bütün bunları amelin olmaksızın da bağışlayabilir. Beni dinleyin ve söylediklerimi anlayın. Ben daha önce gitmiş olanların çocuğuyum, kölesiyim. Onların huzurundayım. Onların mallarını dağıtırım. Onların mallarını korurum; onlara ihanet etmem. Ben ebedî bir mülk iddiasında da değilim. Onları övüyorum. 

Allah-ü Teâlâ (CC), Resûlüne (SAV) tâbi olmamın bereketi ile ve anne babama (RA) karşı gösterdiğim güzel davranışlarım vesilesiyle beni hoş karşılasın. Babam gücünün yettiği kadarıyla dünyaya karşı zâhid birisi idi. Annem de bu konuda babama muvafakat göstermiş ve ondan razı idi. Her ikisi de salâh ve diyanet sâhibi idiler. Halka karşı şefkatli idiler. Onlar için de, halk için de benim elimde bir şey yok. Ben Resûle (SAV) onlar sâyesinde geldim ve hayır adına neyim varsa, hepsini onlarla beraber veya onların yanında elde ettim. Ben halktan, Hz. Muhammed (SAV)’den başka hiç kimseyi istemem; ben Rabbimden (CC) başka da herhangi bir rab istememem.

Ey oğul! 

Sözlerin dilinden çıkıyor, kalbinden değil; suretinden çıkıyor, manandan değil. Sağlam bir kalp, kalpten değil, dilden çıkan sözlerden kaçar. Onun böylesi konuşmaları dinlemesi, kuşların kafeste kalması ve münafıkların câmide bunalması gibidir. Sıddık birisi, bir toplulukta münafık bir âlim ile karşılaştığında onun için en güvenli hareket orayı terk etmektir. Sufîler, münafık, deccal, bid’atçi, Allah (CC) düşmanı, Resûl (SAV) düşmanı olanları yüzlerindeki işaretlerden tanırlar. Onların işaretleri yüzlerinde de olur, sözlerinde de. Onlar Sıddıklardan, aslandan kaçtıkları gibi kaçarlar. Sıddıkların kalp ateşleriyle kendilerini yakmalarından korkarlar. Melekler onlara karşı Sıddıkları ve Salihleri müdafaa eder. Onlar halk katında büyük olabilirler, ama Sıddıkların gözünde hakirdirler, alçaktırlar. Onlar halk nazarında âdemidir, insandır, fakat Sıddıkların gözünde onlar kedi gibidirler, hiçbir değerleri yoktur.

Ey cemâat! 

Hüküm tabibini bulun. O sizin hastalıklarınızı tedavi eder. Ona tâbi olun, onu kabul edin ki, sıhhate erişesiniz. Görevli kişiye tâbi olun ki, o sizi hikmet sâhibi olan bir üstada götürsün. İlim kölesine, ilim çocuğuna tâbi olun; onun nereden girdiğine bakmayın, onun arkasından siz de girin. Rabbinizin (CC) kapısını talep edin. Hükümle (din ile) aranızı güzelleştirin; çünkü o “kapı görevlisi”dir. Hüküme tâbi olmazsanız ilme ulaşamazsınız. Rabbinizin (CC): “Resul (SAV) size neyi verirse onu alın ve sizi neyden nehyederse ondan uzaklaşın”(4) buyruğunu işitmediniz mi? Rabbinizin (CC) kapısındaki hükümle muaşeretiniz güzel olursa ve onun edebiyle edeplenirseniz, O (CC) sizden hoşlanır ve size kurbiyet kapısını açar. Sizi fazilet ve ikram sofrasına oturtur. O’nun (CC) konuğu olursunuz. Kalplerinize konuşur. Sırlarınız ünsiyet bulur. Havâs (seçkin) kullarına öğrettiği ilmi size de öğretir. Böylece halk ile aranıza O’nun (CC) hükmü, kendisi ile aranıza ise O’nun (CC) ilmi girer. Çünkü hüküm müşterek, ilim özeldir. Hüküm iman etmek, inanmaktır; ilim ise apaçık görmektir.


Dip Notlar 

[1] Müslim, es-Sahîh, “ez-Zühd ve ve’r-Rakâik” hadîs no: 2965.

[2] Nisâ S. A.221.

[3] Deylemî, el-Firdevs, hadîs no: 3918. 

[4] Haşr S. A.59.

Kaynak: Abdulkadir-i Geylani (Ksa), Cilâü’l-hâtır 




100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın