Salih Amel-Velayet

13. Sohbet: Salih Amel-Velayet

Kul nefsinden, hevâsından, iradesinden ve halkı görmekten fâni olunca görüntüsü (bedeni) ile dünyada olsa da manası ile ahirette olur. Allah’ın (CC) ilminde (takdirinde) ve onun elinin içinde olur. O’nun (CC) kudret denizinde yüzer. Hakk’tan (CC) korkanın korkusu şiddetlenince kalbi ona korkuyu unutmayı öğretir. Onu Hakk’a (CC) yakınlaştırır. Nefsini ona öğretir. Ona muştular verir. 

Yûsuf (AS)’ın kardeşi Bünyamin’e yaptığı gibi onun korkusunu sakinleştirir: Yûsuf (AS) kardeşlerine baktı. Bünyamin’i onlardan ayrılmış, tek başına yemek yerken gördü. Ona karşı rikkati (duygusallığı) arttı. Onları bir araya oturttu. Bünyamin’in yanına yaklaştı. Onunla beraber yemek yedi. Yemek bitince ona gizlice: — Ben senin kardeşin Yusuf’um, dedi. Bünyamin (AS) sevindi. Sonra Yusuf (AS) ilâve etti:– Seni hırsızlıkla suçlamak istiyorum. Bu imtihana sabret! O ikisi arasındaki duruma diğer kardeşleri şaşırdılar. Daha önceden Yusuf’u (AS) kıskandıkları gibi, Bünyamin’i de kıskandılar. 

Hırsızlık ayıbının(!) ortaya çıkmasından sonradır ki, Bünyamin’e ikram geldi, kardeşine yakınlaştı. Mü’min de böyledir; Allah-ü Teâlâ (CC) onu Veli edinince, onu belâlarla ve türlü afetlerle imtihan eder. Eğer sabır gösterirse onu ikramlarla, kendine yakınlık ile diğer insanlardan ayırır.

Ey oğul! 

Emirler karşısında tam bir vefâ örneği göster. Nehiyler karşısında ise hasta gibi ol. Belâ ve takdir karşısında ise sus ve kaybol! Fayda sana geri dönüp, zarar senden defedilinceye kadar ölü gibi ol. Muhib, Hakk’a (CC) nisbetle duyan ve görendir, fakat halka nisbetle sağır ve dilsizdir. Şevk ve iştiyak beş duyuyu kapladığında onun kalıbı halk ile olur, fakat mânâsı Hakk (CC) iledir. Ayakları yeryüzündedir, fakat himmeti semâdadır. Niyeti ve tasası kalbindedir onun; halk onun kalbini göremez. Onun ayaklarını görebilirler, ama “himmet”ini (niyetini) ve “hümûm”unu (tasasını) göremezler. Çünkü onlar aynı zamanda Hakk’ın (CC) hazînesi olan kalp hazînesindedir.

Bu hâl nerede, sen neredesin, ey yalancı? 

Sen ancak malınla, çoluk çocuğunla, makam ve mevkin ile, halkı ve sebepleri şirk koşarak ayakta durabiliyorsun. Buna rağmen Hakk’a (CC) yakın olduğunu iddiâ ediyorsun! Yalan zulümdür; çünkü aslında zulüm bir şeyi asıl mevkiinden başka bir yere koymaktır. Yalancılığının felâketi sana dönmeden önce yalancılıktan tevbe et. Sûfîlerle otur; zîrâ onlar bir kimseye nazar ederler ve himmetlerini ona yöneltirlerse o kimseyi severler. Bu kişi ister bir Yahudî, ister bir Hıristiyân, isterse bir Mecûsî olsun. Eğer o, müslüman ise onun îmânı, yakîni ve sebâtı daha da artar; müslüman değilse, Allah-ü Teâlâ (CC) onun sadrını İslâm’a açar.

Ey Hakk’tan (CC) ve sâlihlerden gâfil kullar! 

Mal mülk, çoluk çocuk sizi Hakk’a (CC) yakınlaştırmaz. Sizi O’na (CC) yakınlaştıran ancak takvâ ve sâlih ameldir. Kâfirler malları ve yakınları vâsıtasıyla sultanlara ve hükümdarlara yakınlaşıyorlar ve şöyle diyorlardı: “Eğer Allah-ü Teâlâ (CC) dilerse, kıyamet günü bu yaptığımız gibi mallarımız ve çocuklarımızla O’na (CC) yakınlaşırız.” Bunun üzerine şu âyet indi:

“Halbuki sizi bize yakınlaştıran ne mallarınız, ne de çoluk çocuğunuzdur; ancak îman edip sâlih amel işleyenlerin bu amellerine karşılık kat kat mükâfat vardır. Onlar yüksek köşklerde güven içindedirler.”(Sebe S. A.37.)

Mallarınızla dünyada iken Cenâb-ı Hakk’a (CC) yakınlaşırsanız bu sizin için faydalıdır. Çocuklarınıza yazı yazmayı, Kur’ân okumayı ve ibadeti öğretirseniz ve bu amellerinizle de Allah-ü Teâlâ’ya (CC) yakınlaşmayı kastederseniz bunlar da sizin için faydalıdır. Bütün bunların sevabını öldükten sonra göreceksiniz. Ben size faydasız olan neyiniz varsa onu haber veriyorum! Size ancak iman, Salih amel, sadâkat, Hakk’ı (CC) tasdik fayda sağlar. 

Rabbine (CC) yakınlaşmak için kalbine izin çıkması için, sâlih-ârif bir mü’min işlediği ameller ile Hz. Peygamber’in (SAV) rızasını gütmekten hiç geri durmaz. O, Hz. Peygamber’in (SAV) huzurunda bir çocuk gibi olur. Epey bir hizmet ettikten sonra ona şöyle der: “Ey üstad! Melik’in kapısını bana göster. Beni O’nunla (CC) meşgul et. Beni O’nu (CC) görebileceğim mevkide tut. Elimi halktan çek, O’nun (CC) kurbiyet kapısına götür.” O da (SAV) onu alır, o kapıya götürür. O’na (SAV) denir ki: “Yâ Muhammed (SAV)! Yanındaki kim? Bir elçi mi? Bir rehber mi? Bir ilim öğreticisi mi?” O da (SAV) şöyle cevap verir: “Aslında Sen biliyorsun. O kendi ellerimle büyüttüğüm bir minik yavrudur. Ben onun bu kapıya hizmetinden râzıyım.” Sonra, Cebrâîl (AS)’ın, Hz. Peygamber’le (SAV) birlikte semayı geçip Rabbine (CC) yaklaştığında “İşte Rabbin (CC), işte sen!” dediği gibi ona kalbinde şöyle hitap edilir: “İşte Rabbin (CC), işte sen!

Ey oğul! 

Sâlih amel getir ve âlemlerin Rabbine (CC) yakınlığı al. O yüksek köşklerdeki cennet ehli dünyâ âfetlerinden, fakr u zarûrete sabretmekten, çoluk çocuğun rızkını çıkarmaktan, hastalık ve sakatlıktan, gam ve kederden uzaktırlar, emniyet içindedirler. Ölümden, onun kâsesini ikinci kere içmekten, Münker ve Nekir’in sorgulamasından emniyet içindedirler. Cennete girerler ve arkalarından kapılar kapatılır. Oradan bir daha aslâ çıkmazlar.Cennet ehli cennete girmekle rahata kavuşur, ama muhiblerin gönülleri mahbuplarını görmedikçe, binlerce defâ cennete girseler dahi bir türlü rahata kavuşamazlar. Onlar mahluk istemezler; onlar sâdece Hâlık’ı (CC) isterler. Onlar nîmeti istemezler, bilakis nîmeti bahşedeni isterler. Aslı isterler, fer’i değil… Onlar aşîretlerinden ayrılmışlardır. Malı mülkü terk etmişlerdir. Bütün genişliğine rağmen onların kalp arzları, dünyâları onlara dar gelir. Onlar halktan alıkoyan şey ile meşguldürler. Onlar cenneti gördükleri zaman ona göz ucuyla bile bakmazlar; ona vahşî hayvanlarına, prangalara, hapishâneye bakar gibi bakarlar. Derler ki: “Bunun hepsi perdedir, engeldir, sıkıntıdır, azaptır.” Halkın yırtıcı hayvandan, prangadan, hapisten kaçtığı gibi, onlar da ondan kaçarlar.

Ey oğul! 

Emelini kısalt. Hırsını azalt. Namazını veda ediyormuş gibi kıl. Benim huzuruma her şeyiyle vedalaşmış birisi gibi gel. Son kez geldiğinde kader erişirse bu da senin hesabında olan bir şey değil. Bir mü’minin, vasiyetini başının altına koymadan uyuması doğru değildir. Cenâb-ı Hakk (CC) onu bir âfiyet içerisinde uyandırırsa bu ona mübarek olsun; aksi halde ailesi onun vasiyetini bulsun, ona göre işlerini yapsınlar ve ona merhamet dilesinler. Yemeğin veda edenin yemeği olsun. Ailen ile veda eden bir kimsenin oturması gibi otur. Arkadaşlarınla, dostlarınla karşılaşman veda edenin karşılaşması gibi olsun. Fermanı başkasının elinde olan kimse böyle nasıl yapmaz ki! 

İnsanlardan çok az kimse kendisine ne olacağını ve kendisinden ne vaki olacağını, ya da ne zaman öleceğine muttali olur. Bu bilgi onların kalplerinde gizli kalır. Sizin şu güneşi gördüğünüz gibi, onlar da bu bilgiyi görürler, ama dilleriyle o bilgiyi açıklamazlar. Bu bilgiye ilk muttali olan “sır”dır. Sır bu bilgiyi kalbe, kalp nefs-i mutmainneye aktarır. Bu bilgi orada gizlenir. Nefs-i mutmainne, bu bilgiye ancak tedip ve terbiyeden, kalbe hizmet ettikten ve onunla birlikte kaim olduktan sonra muttali olabilir. Bu duruma ancak mücâhedelerden, meşakkatlere katlanmalardan sonra ulaşılabilir. Bu makama ulaşan kişi yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın (CC) naibi ve halifesi olur. O artık sırların kapısıdır. Hakk’ın (CC) hazineleri olan kalp hazinelerinin anahtarları onun yanındadır. Bunlar halkın anlayacağı şeylerin ötesindedir. Bu bilgilerden açıklananlar, sâdece dağdan bir zerre, denizden bir katre mesabesindedir. Güneşe göre bir lamba gibidir.

Allah’ım (CC)! 

Bu esrar üzerindeki kelamdan dolayı sana özür beyan ederim; Sen biliyorsun ki, ben bunda mağlûbum, mecburum. Bazıları bundan özür dilemem gerekmediğini söylediler, ancak ben kürsüye çıkınca, sizler benim gözümden kayboluyorsunuz, gözümün önünde çekinilecek, sakınılacak kimse kalmıyor. Bu kalp sapasağlam olunca, düzelince Cenâb-ı Hakk’ın (CC) kapısının önünde kımıldamadan durur. Onun “tekvîn” (yaratma) çölüne, tekvîn vâdisine, tekvîn denizine düşer. Bâzan onun kelâmıyla, bâzan himmetiyle, bâzan da nazarıyla müşerref olur. Allah’ın (CC) fiili olur, nefsini terk eder. O fâni olur, Hakk (CC) bâkî olur. Sizden çok azınız buna inanır, çoğu da bunu yalanlar. Buna inanmak “velâyet”tir, bununla amel etmek nihâyete ulaştırır. Sâlihlerin ahvâlini ancak münafık ve hevâsına binmiş deccâl inkâr eder. Bu iş ancak, önce sağlam bir itikat, sonra mârifetullâha (Allah’ı CC. bilmeye) ulaştıran hükümlerin zâhiriyle amel etme esâsı üzerine kurulmuştur. Hüküm onunla halk arasında olur, amel ise onunla Rabbi (CC) arasında olur. Onun zâhirî amelleri bâtınî amellerine nispetle dağda bile zerre misalidir. Onun bütün uzuvları sükûna kavuşsa da kalbi huzur bulamaz; baş gözü uyuyabilir, ancak, kalp gözü uyuyamaz. O uyuduğu halde onun kalbi amel işlemeye, zikretmeye devam eder.

Dünyayı ne zaman tanıyacak, terk edecek ve boşayacaksınız? 

Ne zaman kardeşinize karşı hasedi, onun elindekini ele geçirme kuruntularını bırakacaksınız? Yazık sana! Eşi, çocukları, evi ve elindeki dünyâlık husûsunda müslüman kardeşine haset ediyorsun! Oysa onlar onun için yaratılmıştır, sana onlardan bir nasip yok! Kardeşin için yaratılmış olan eşin dünyâda da âhirette de senin olmasını arzuluyorsun! Rızık bolluğu istiyorsun ama bu konuda rızkının kıt olacağına dâir kalem geçti, kader yazıldı. Sen ancak boş şeyin peşinden giden, mahrum birisin. Çünkü sen payın olmayan şeyi talep ediyorsun. Dünyâ talebi peşinde ne kadar koşacak ve daha ne kadar hırs göstereceksin? Dünyâdan nasîbin ancak sana taksim edilen kadardır.

Allah’ım (CC)! 

Kalplerimizi gafletlerinden uyandır. Bizi sana uyandır. Sana hizmet etmeyi bizlere muvaffak eyle. “Bize dünyâda da, ahirette de güzellik ver ve cehennem azabından bizi koru.”

Kaynak: Abdulkadir-i Geylani (Ksa), Cilâü’l-hâtır

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir