Sefa-Helal Lokma-Sabır

5.Sohbet: Sefa-Helal Lokma-Sabır

Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Mâlâyânîyi terketmesi kişinin İslâm’ının güzelliğindendir.”[Tirmizî, es-Sünen, “Zühd” hadîs no: 2433.] İslâm’ı güzel olan kimse kendisini ilgilendiren şeye yönelir; mâlâyânîden, kendisini ilgilendirmeyen şeylerden yüzçevrir. Mâlâyânî ile iştigal etmek aptalların ve hayâlperestlerin işidir. Mevlâ’sının (CC) emrettiğini yapmayıp, O’nun (CC) emretmedikleri ile meşgul olan kimse, O’nun (CC) rızasından da mahrum kalır. Bu durum, mahrûmiyetin, büyük günahkârlığın, tardedilmişliğin ta kendisidir. Yazık sana! Emre sarıl, nehiyden kaçın. Afetlere karşı sağlam dur, sonra da nefsini, “niçinsiz” ve “nasılsız” bir şekilde kaderin ellerine bırak. Allah-ü Teâlâ’nın (CC) sana senin hakkındaki ilmi ile bakışı senin cehlinle kendine bakışından çok daha hayırlıdır. O’nun (CC) verdiğine kanaatkâr ol. O’na (CC) şükretmeye çalış. O’ndan (CC) daha fazlasını isteme. Sen neyin daha hayırlı olduğunu bilemezsin.

İtaatkâr zâhidlerin kalpleri için zühd bir rahatlıktır.

Zühdün ağırlığı bünyede, mârifetin ağırlığı kalpte, kurbiyetin ağırlığı ise sırda olur. Zâhid ol, kanaatkâr ol, şükret. Rabbinden (CC) râzı ol, nefsinden râzı olma. Rabbine (CC) karşı zannını güzelleştir, nefsine karşı sû-i zan besle. Şehvetleri terket. Şehvetleri terk kalp için şifâ ve safâdır. Helâle açlık duymak kalbi köreltir; artık, haramların durumunu sen düşün! Bu sebeple Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Perhiz devanın başıdır, oburluk ise bütün dertlerin başıdır. Bedeninizi dengeli olmaya alıştırın”[İbn Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-ulûm, I/426, (Beyrut-1408).] Hz. Peygamber (SAV) “beden ilmi”ni bu üç cümlede toplamıştır. Oburluk zekâ keskinliğini, hikmet kandilini ve velâyet nurunu söndürür. Dünya ve halk ile birlikte olduğun müddetçe perhiz gerekir. Çünkü sen hastanedesin. Hakk’a (CC) vasıl olduğunda işin O’na (CC) ait olur. Senin işlerini O (CC) üstlenir, yürütür; çünkü sen kendinden uzaklaşmışsındır artık. O (CC), senin işlerini niçin üstlenmesin ki, sen O’nunla (CC) sulh etmişsin, O’na (CC) teslim olmuşsun! Allah-ü Teâlâ (CC) şöyle buyurmuştur: “Benim velîm kitâbı indiren Allah’tır (CC); o sâlihlerin “velî”sidir (onların işlerini üzerine alır).[A’râf:196]

Ey oğul!

Kaderin gelmesinden rahatsız olma; onu kimse geri döndüremez, kimse ona engel olamaz. Takdir olunan şey gerçekleşir; râzı olan olsun, kızan da kızsın. Dünyâ ile meşgûliyetin ancak ve ancak sâlih bir niyet üzere olsun, aksi halde kesinlikle büyük günah işleyenlerden olursun. Bütün işlerinde şöyle de: Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.[Güç ve kuvvet ancak ve ancak Yüce ve azîm olan Allâhü Teâlâ’dandır (CC).] Vaktinin bir kısmını dünyâya, bir kısmını âhirete, bir kısmını nefsine, bir kısmını ailene, geri kalan zamânını da Rabbine (CC) ayır. Önce kalp temizliği ile uğraşki, bu farzdır- sonra mârifete yönel. Esâsı kaybedersen, teferruattan meşgul olduğun şey kabul edilmez. Kalp necâseti dururken beden temizliğinin sana ne faydası olabilir? Bedenini Sünnet’e uymak, kalbini de Ku’ân’la amel etmek sûretiyle tertemiz yap. Kalbini koru ki, bedenin de korunsun.

Her kap içindekini sızdırır.

Senin kalbinde ne varsa, bedeninden o sızar.   Tevâzu sâhibi ol! Tevâzu sâhibi olduğun müddetçe tertemiz olursun, büyürsün, yücelirsin. Tevâzu göstermezsen sen Allah’ın (CC), Resûlünün (SAV), enbiyâsının, evliyâsının O’nun (CC) hükmünün, ilminin, kaderinin, kudretinin, dünyâ ve âhiretin câhilisin, onları bilmiyorsun demektir. Ne kadar çok dinliyor ama akletmiyorsun! Aklediyor ama amel etmiyorsun! Amel ediyor ama ihlaslı olmuyorsun. Ha varlığın, ha yokluğun! Huzûruma geliyorsun ama benim sözlerimle amel etmiyorsun; o halde bana niçin geliyorsun? Buradaki insanları sıkıştırmaktan başka bir işe yaramıyorsun. Git dükkanında oturmaya, harap evinde oturmaya devam et. Buraya bir eğlence olsun diye mi geliyorsun? Sanki sağır gibi dinliyorsun.

Ey mal sâhibi!

Malını unut, yaklaş ve fukarâ arasında otur! Ey soy sop sâhibi! Soyu sopu unut ve yaklaş. Gerçek nesep takvâ nesebidir. Hz. Peygamber’e (SAV): “Yâ Muhammed (SAV)! Senin ailen kimdir?” diye soruldu. O (SAV) şöyle buyurdu: “Her müttakî benim âilemdendir.”[Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, III/338, (Kâhire-1415).] Bana soy sop üstünlüğü ile gelme. Bilakis tavkâ üstünlüğü ile gel. Akıllı ol! Elinde ne var? Dikkat et! Allah (CC) katında soy sop işe yaramaz. Aksine orada takvâ üstünlüğü iş görür. Allah-ü Teâlâ (CC) şöyle buyurmuştur: “Sizin Allah (CC) katında en değerliniz en müttakî olanınızdır.[Hucurât:13] Ey çocuk! Ey genç! Ey yaşlı! Ey mürîd! Lokmanı haramdan temizlemediğin müddetçe sende hayır olmaz.

Sizin çoğunuz, hattâ neredeyse hapiniz şüpheli veyâ açık haram lokmalar yiyorsunuz. Haram lokma yiyenin kalbi siyahlaşır. Şüpheli lokma yiyenin kalbi kirlenir. Nefisleriniz, hevâ ve hevesleriniz size haram yemeyi önemsiz gösteriyor. Nefis ve hevâ şehvetleri arzulamada iki ortaktırlar; onları elde etmede gözlerini budaktan sakınmazlar. Nefsin senden güzel güzel buğday ekmekleri isterse, sen ona o güzel ekmeklere rağbet etmesinden emin oluncaya kadar arpa ekmeği yedirmeye devam et. Eğer nefis yediğinde-içtiğinde vera sâhibi olmazsa, yâni tavuk gibi çöplükte otlarsa, temiz şeyler de yer, pis şeyler de yer. Tavuk veyâ tavuk yumurtası yemek isteyen onu önce hapsetsin ve ona güzel şeyler yedirsin, ondan sonra onu veyâ yumurtasını yesin. Nefsini pis, haram ve şüpheli şeyler yemeye karşı hapset, sonra da onun helâle hevâ ve heves ile yaklaşmasını önle.

Sizden birinize:

“Şu andaki hâlin ve amelin üzerine ölmek ister misin?” diye sorulsa, “Hayır!” cevâbını verecektir. Fakat ona: “Tevbe et ve amellerini güzelleştir” denilse cevâbı: “Allah (CC) beni muvaffak ederse yaparım” olacaktır. Tevbeye gelince kaderi delil getiriyor da, şehvet ve arzularında getirmiyor! Bu “yapacağım”, “edeceğim”, “evet”, “hayır” içerisinde güzel(!) ve rahat(!) bir hayat sürerken ölüm gelip onun boğazına çöktüğünde onu bu saltanatından koparıp, dükkanından, kazancından çekip alacak; ölüm ona âniden gelecek; oysa onun vasiyeti hazır değil; hesâbı kitâbı tutulmamış; uzun uzun emelleri var!

Şurası doğrudur ki,

sâlihler ümran yerleri bırakıp harap yerlere kaçtılar; ferahlarını bıraktılar, hüzünlerini devam ettirdiler. Allah-ü Teâlâ’yı (CC) bilen kimsenin hüznü ve havfi çoğalır. O O’nunla (CC) konuşur, O’nunla (CC) meşgul olur; ne halktan hiç kimsenin sesini işitmek, ne de bir kimseyle karşılaşmak ister. Eşinden dostundan, malından mülkünden kurtulmayı arzular. Hisselerini başkalarına dağıtmak ister. Huyunun, karakterinin mülkün sâhibi olan Hâlık’ı (CC) için değişmesini temennî eder. Ne var ki, her ne zaman bütün bunlardan kurtulmak istese “hüküm” (kader) onu engeller. Ona, Hakk’ın (CC) ilminin ve kazâsının mühürlediği şeyi getirir. Bunun üzerine o da gecesini gündüzünü gözetler, dünyâdan vazgeçerek Rabbine (CC) döner. Üzerinde mârifetullah hâkim olur; zâhiren ve bâtınen o mârifetullâhı korumaya, gözetlemeye bakar.

Feth el-Mavsılî (v. 320/933) Rabbine (CC) münâcâtında hep şöyle dermiş: “İlâhî (CC)! Ne zamâna kadar beni dünyâda bırakacaksın ve hapsedeceksin! Ne zaman beni kendine nakledeceksin! Artık dünyâdan da, halktan da rahata kavuşayım!” Senin durumun Nûh (AS)’ın oğluna şöyle demesine benziyor: “Oğulcuğum, bizimle berâber gemiye bin.” “Ben dağa sığınırım, o beni sudan-selden korur![Hûd:42] Vâiz sana der ki: “Gel, bizimle birlikte kurtuluş gemisine bin!” Sen de dersin ki: “Ben dağa sığınırım, o beni selden korur!” Dağ dediğin senin uzun emellerin, dünyâ hırsından başka bir şey değil. Yakın bir zamanda ölüm meleği sana gelir ve seni o dağında suya gömer.

Ey Allah’ın kulları!

Beni kabul edin. Cehil evlerinizden çıkın. Din duvarlarınızı temel üzerine kurmamışsınız. Temel üzerinde olmayan duvarın yıkılacağını bilirsiniz; o halde bu duvarın bir kere daha yıkılması şarttır. Kalplerinizde dünyâ var. Kalplerinizde günahlar var. Benim yanımda yer tutun, ben sizi temizleyeyim, tertemiz yapayım ve size şerbetler sunayım. Vera, takvâ[“Takvâ”: İbâdetlere sıkı sıkıya bağlı olmak, Allâhü Teâlâ’nın (CC) emirlerini yerine getirmek ve nehiylerinden kaçınmak konusunda sıkı davranmak demektir. Bununla bağlantılı olan “Vera” kavramını da: “Yemek, içmek, oturmak, kalkmak, konuşmak gibi gündelik hayâtın teferruâtıyla ilgili hususlarda dînî hassâsiyet göstermek” şeklinde açıklayabiliriz.],

zühd, îman, mârifet, ilim ile, her şeyi unutturarak, ve her şeyden fânî ederek sizin susuzluğunuzu gidereyim, sizi suya kandırayım. Ancak o zaman size Rabinizden (CC) vücut gelir. O’na (CC) yakınlaşır ve O’nu (CC) zikredersiniz. Böyle olan kimse halk için bir güneş, bir ay masâbesindedir. Onlara rehber olur. Onların elinden tutar, onları dünyâ sâhilinden atlatır, âhiret sâhiline ulaştırır. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Her sanatta o işin ustasından yardım isteyin.”[Bak.: Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, I/108 (no: 340).]

Yazık sana!

Kendi görüşüne güvenip, “Fakihlerin, âlimlerin yanında ne yapayım?” diyorsun. Sâdece mal kazanmak, yemek, içmek ve nikahlanmak için yaratıldığını zannediyorsun! Tevbe et ve ölüm sana gelip seni bu şerli amelinin üzerinde bulmadan önce dön. Hepiniz emir, nehiy ve kaderin getirdiğine sabretmekle sorumlusunuz. Halkın ve komşuların eziyetlerine sabredin. Zîrâ sabırda çok hayır vardır. Sabırla yükümlüsünüz, kendinizden ve aile efrâdınızdan sorumlusunuz. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden sorumlusunuz!”[Buhârî, es-Sahîh, “Cum’a” hadîs no: 853, (Sûriye-tsz). Bu hadîs Türkçe’ye her ne kadar böyle tercüme edilmiş ve bu tercümesiyle şöhret bulmuş olsa da, ünlü mutasavvıf Muhâsibî’nin bu hadîsin anlamı ile ilgili açıklamaları oldukça önemli görünmektedir O, bu hadîste geçen “riâyet” kavramına dikkat çeker ve bu hadîsin çobanlıktan ziyâde Allâh’ın (CC) hükümlerini gözetmek anlamında anlaşılması gerektiğini vurgular. (Bk.: Muhâsibî, er-Riâaye li-hukûkıllâh, Beyrut-tsz., dördüncü baskı, s. 32 vd.)]

Kaderle gelen emre sabredin ki,

“şakâvet” (mahrumluk) nîmete dönüşsün. Sabır hayrın temelidir. Melekler belâya uğradılar; sabrettiler. Peygamberlerin (AS) başına belâlar geldi; sabrettiler. Sâlih kullar belâya uğradılar; sabrettiler. Siz de onların izlerini tâkip edin ve onlar gibi sabredin.

Kalp sağlam olursa, kendisine muhâlefet edene de, muvâfakat edene de, övene de, zemmedene de, verene de, mâni olana da, yakınlaşana da, uzaklaşana da, kabul edene de, reddedene de aldırmaz. Çünkü sağlam bir kalp tevhîd, tevekkül, yakîn, tevfîk, ilim, îman ve kurbiyet dolar. Halkın âciz, zavallı ve fakir olduğunu görür. Buna karşılık onların ne büyüğüne, ne de küçüğüne karşı tekebbür eder. Kâfirlerle, münâfıklarla ve isyankârlarla karşılaştığında vahşî hayvanlar gibidir; sâlih, müttakî ve vera sâhibi kimseleri gördüğünde de tevâzu gösterir. Tıpkı Allah-ü Teâlâ’nın (CC) Kur’ân’da bu vasıftaki insanları zikrettiği şu âyetteki gibi: “Kâfirlere karşı sert, kendi aralarında ise merhametli.[Feth:29] Bu kul bu şekilde sapasağlam olursa, halkın akledebileceğinin ötesinde olur. O şu âyet tarafından zuhur eder: “O (CC) sizin bilmediğinizi yaratır.[Nahl:8]

İşte bütün bunlar tevhîdin, ihlâsın ve sabrın meyveleridir. Hz. Peygamber (SAV) sabır ve sebat gösterince yedinci kat göğe yükselmiş, orada Rabbini (CC) görmüş ve O’na (CC) yapyakın olmuştur. Bu binâ, onun için ancak sabır temellerini sağlamlaştırdıktan sonra mümkün olmuştur. Hayrın tamâmı sabrın ayakları altındadır. Bundan dolayıdır ki, Allah-ü Teâlâ (CC) şu âyeti tekitli ve tekrarlı bir şekilde inzal buyurmuştur: “Yâ eyyühellezîne âmenu’sbirû ve sâbirû ve râbitû vettekullâhe leallekküm tüflihûn.[Âl-i İmrân S. A.200, (Ey îman edenler! Sabredin, sebat edin, kenetlenin, Allâh’a (CC) karşı tavkâ sâhibi olun ki, kurtuluşa eresiniz).]

Allah’ım (CC)! Bizi söz ve fiil olarak, halvet veyâ celvet hâlinde, şeklen ve mânâ olarak, bütün ahvâlimizde sabredenlerden ve sabredenlere uyanlardan eyle. “Bize dünyâda da, âhirette de güzellik ver ve cehennem azâbından bizi koru.”

Kaynak: Abdulkadir Geylani (Ks), Cilâü’l-hâtır 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir