Selahaddin-i Eyyubi

Selahaddin-i Eyyubi Kimdir

Eyyubiler Devleti’nin kurucusu. İsmi, Yusuf Selahaddin bin Eyyub bin Sadi, künyesi; Melik Nasır Ebu Muzaffer’dir. 1137 senesinde Suriye’nin kuzeyindeki Tekrit’te doğdu. Babası Azerbaycan’da Erivan’ın Devin kasabasından olan ve Hazbani kabilesine mensup bulunan Necmeddin Eyyub’dur. O sırada Irak Selçukluları sultanı Mes’ud’un, Halep ve Musul bölgesi Atabeği Nureddin bin Zengi idi. Necmeddin Eyyub, kardeşi Şirkuh ile Halep ve Musul atabeği Nureddin’in hizmetine girdi. Bir süre sonra Tekrit muhafızlığına getirildi. Çocukluğu Tekrit, Ba’lebek ile Şam şehirlerinde geçen ve iyi bir tahsil ve terbiye gören Selahaddin-i Eyyubi; Hafız Ebu Tahir es-Silefi, Ebu Tahir bin Afv, Kutbüddin Nişaburi, Abdullah bin Berri en-Nahvi gibi pek çok alimden fıkıh ve hadis-i şerif öğrendi. Kur’an-ı kerimi, fıkıhtan Tenbih ve şiirden Hamase kitabını ezberledi. Zamanın fıkıh alimlerindendi.

1167 senesinde Mısır’da iktidar kavgaları sürerken, Mısırlılardan bazıları, vezir Şuver’e karşı Atabeg Nureddin’den yardım istediler. Yardım kuvvetinin başına geçirilen Şirkuh, iki defa Mısır’a gönderildi. İkinci defa giderken yeğeni Selahaddin’i de yanına alan bu komutan, Mısır’a girince vezir Şaver, Kudüs hıristiyanlarının başındaki Amori’yi yardıma çağırdı. Şirkuh, Mısır’daki taraftarlarıyla işbirliği yaparak İskenderiyye ve Orta Mısır’ın bazı yerlerini ele geçirdi. El-Babeyn denilen yerde 1168 tarihinde Şirkuh’un kuvvetleriyle vezir Şaver ve Hıristiyan müttefik kuvvetleri arasında yapılan meydan savaşı, Şirkuh’un zaseriyle son buldu. Ancak, Şirkuh ülkesine dönünce, Şaver yine Mısır’a hakim oldu.

*

Selahaddin Eyyubi, Babeyn meydan muharebesinde gösterdiği başarılarla dikkat çekmiş ve geleceğin büyük komutanlarından olacağını göstermişti. O’nun kahramanlık ve maharetini Nureddin Zengi’ye de anlattılar. Eshab-ı kiram düşmanı Fatımi sapıklarına ders vermek isteyen Nureddin Zengi, Mısır’a harp ilan etti. Ordu kumandanlığına Şirkuh’u getirdi. Selahaddin’i de yanına verdi. Fatımiler, bu durum karşısında haçlılardan yardım istediler. Hatta, Kudüs kralı, ordusu ile yardıma geldi ve Selahaddin-i Eyyubi’yi Tih Çölü’nün kuzeyinde bekleyip yolunu kesmek istedi. Bu durumu öğrenen Selahaddin-i Eyyubi, herkesin geçilmez dediği Tih Çölü’nden geçerek, Nil nehri kıyısına vardı. Fatımi ve haçlı müttefik kuvvetlerinin karşısına ters istikametten çıktı. Otuz bin kişilik müttefik ordusu karşısında, Selahaddin-i Eyyubi’nin askeri iki bin civarında idi. Bu yüzden kararsızlığa düşüp geri dönmek isteyen ordusuna hitaben; “Askerlerim! Ölmek, Allah’a kavuşmak demektir. Dinimizi müdafaa ederken şehid olanların, doğru Cennet’e gireceğini biliyorsunuz. Eğer rahatımızı düşünseydik, burada değil, hanımımız ve çocuklarımızın yanında olurduk. Düşmanın az veya çok olması bizi yolumuzdan alıkoymaz. Kaçmak zilletine katlanmaktansa, şehid olmayı hanginiz arzu etmezsiniz? Allah’ın yardımı bizimledir.

*

Cenab-ı Hak dinine hizmet edenlere zafer veriyor” diyerek, atını ileri sürdü. Bu sözler askeri galeyana getirdi ve ok gibi düşmana saldırdılar. Haçlı kralı, Selahaddin’in sür’at ve mahareti karşısında şaşırdı ve askerinin telef olduğunu görerek ordusunu harb meydanından çekti. Durumdan istifade eden Selahaddin-i Eyyubi, askeriyle Nil nehrini yüzerek geçti ve İskenderiyye’yi ele geçirdi. Bunun üzerine Fatımiler, İslam düşmanı olan haçlılara vergi ödemek şartıyla tekrar işbirliği yaptılar ve İskenderiyye’yi geri almak için kuşattılar. Üç ay süren kuşatma sonunda, Selahaddin-i Eyyubi, asker ve silahlarıyla Suriye’ye salimen dönmek şartı ile, kaleyi teslim edeceğini bildirince, teklifi kabul edildi. Haçlı kralı kaleden bir ordunun çıkmasını beklerken, yüz kadar yaralı askerin çıktığını görünce, şaşırdı ve hayretinden Selahaddin-i Eyyubi’yi çadırına davet etti. Üç-dört gün hıristiyanların arasında kalan Selahadddin-i Eyyubi, haçlı kumandanların birbiriyle rekabetlerini ve askeri planlarını yakinen anlamış oldu. İlerideki başarılarının sırlarından biri de, burada görüp öğrendikleri idi.

Bu sırada, Şirkuh’u kendisi için tehlikeli gören Fatımi veziri Şaver, haçlılarla gizli bir antlaşma yaparak, Kahire’debir çarşı kurmalarına ve şehirde bir garnizon bulundurmalarına razı oldu. Bir kaç defa gidip gelmekle Mısır’ın durumunu öğrenen Kudüs kralı, Fatımilerin kendilerini müdafaa edemeyecek kadar zayıf olduğunu görünce, harb ilan etmeye bile lüzum görmeden Mısır’a saldırdı. Fatımi hükümdarı bu saldırı karşısında Sultan Nureddin’den yardım istedi. Sultan, Selahaddin-i Eyyubi ile amcası Şirkuh’un kumandasında bir orduyu yardıma gönderdi. Selahaddin-i Eyyubi ve Şir-kuh, önüne çıkan askeri birlikleri büyük bir süratle perişan ederek, Kahire önlerine geldiler. Vezir Şaver’in antlaşma vadi ile oyaladığı haçlı ordusu, Şirkuh’la Selahaddin’in yardıma geldiğini öğrenince Kudüs’e çekildi. Otoritesi bir anda sıfıra inen vezir Şaver, Şirkuh ve Selahaddin’i tuzak kurarak öldürmek istedi. Suikast çalışmalarını öğrenen Selahaddin, durumu Fatımi hükümdarına bildirdi. Bunun üzerine 1169 senesinde, Şaver idam edilerek yerine Şirkuh tayin edildi. Böylece Mısır’da idare fiilen Türklerin eline geçti. Şirkuh adına işleri yürüten de yeğeni Selahaddin’di. Şirkuh’un bir-iki ay sonra vefat etmesi üzerine, Selahaddin-i Eyyubi vezirliğe getirildi.

*

Mısır hükümdarına vezir olan Selahaddin-i Eyyubi, hızla eğitim ve imar çalışmalarına başladı. Medreseler açtırdı ve hastahaneler. yaptırdı. Halka yapılan zulüm ve adaletsizliğe son verip dini hükümlerin harfiyen yerine getirilmesine çalıştı. Alimlere, Ehl-i sünnet itikadının halka anlatılması için emirler verdi. Hapishaneleri medreseye çevirerek, ülkeleri fethetmenin zulüm ve düşmanlık ile değil, ilim ve irfanla olacağını gösterdi. Maveraünnehr ve Horasan’dan Ehl-i sünnet alimleri getirterek, her türlü imkanı sağladı. Talebelerin iskan, iaşe ve ibadetleri ile meşgul oldu.

Devlet, tamamen zayıflamış, dış saldırılara karşı koyamaz hale gelmişti. Selahaddin-i Eyyubi, haçlıları Mısır’dan çıkardı ve Hami-i islam unvanını aldı. Fatımilerin itimadını sarsmadan Mısır’daki karargahını kuvvetlendirdi. İyilik ve ihsanları ile insanları kendine bağladı. Başvuran ihtiyaç sahiplerinin isteklerini yerine getirerek, halkın sevgisini kazandı. Ayrıca devletin önemli işlerini yardımcılarına havale ederek, Adud’un nüfuzunu artırmaya ve daha sonra da bu nüfuzdan faydalanarak, Fatımi Devleti’ni yıkıp iktidarı ele geçirmeye çalıştı. Vezirlerinin Ehl-i sünnet itikadını yerleştirmeye çalıştığını fark eden Fatımi hükümdarı ona suikast düzenletti. Durumu öğrenen Selahaddin-i Eyyubi, suikastçıları cezalandırdı. Halk ise, Selahaddin-i Eyyubi’nin adaletine ve yaptığı iyiliklere hayran olup, Ehl-i sünnet itikadını benimsemeye, ibadetlerini de Şafii mezhebine göre yapmaya başladılar.

Frenklerle anlaşan Bizanslılar, bir donanmayla 1170 (H. 565)’de Mısır’a saldırdılar. Mutlak otoritesini kuran Selahaddin-i Eyyubi, Dimyat’a yığınak yaptı. Frenk ve Bizans ordusuna şiddetle karşı koyup geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bu zaferden sonra, Nureddin Zengi’ye haber gönderen Selahaddin-i Eyyubi, babası ile akrabalarının kendisine gönderilmesini istedi, isteği yerine getirilerek ailesi yanına gönderildi. Babasını Beytülmal’ın başına geçirip, kardeşlerinin samimi desteğini kazandı. Muhaliflerini isyan edemeyecekleri bir şekilde bertaraf ederek, mutlak iktidarını kurdu. Yerli halkın desteğini sağlayıp, Mısır’da idareyi bütünüyle ele aldı. 1171 (H. 566)’da müderrislik ve kadılık gibi mühim mevkilere sünni alimleri tayin edip, Fatımi baskısını tedrici olarak ortadan kaldırdı.

*

Devlet erkanını da etrafına toplayarak otoriteyi kuvvetlendiren Selahaddin-i Eyyubi, güvenemediği kişileri de saf dışı ederek Adud’un nüfuzuna son verdi. Bu gelişmeleri haber alan Nureddin Zengi’nin emri üzerine, Fatımi hükümdarının adını kaldırıp, hutbelerde, Abbasi halifesinin adını okuttu. Halk bu gelişmelerden memnun oldu. Hasta olduğu için Fatımi hükümdarı Adud’un bu gelişmelerden haberi yoktu. Adud’un ölümünden önce, Behaeddin Karakuş’u saraya yerleştiren Selahaddin-i Eyyubi, sarayı da kontrol altında tutuyordu. Adud, 1171 (H. 567)’de öldü. Fatımi hükümdarının ölümü üzerine, sarayı işgal eden Selahaddin, Fatımi hanedanının ilga edildiğini ilan etti. Yüz otuz senedir zulümle toplanan altınları halka dağıttı ve halkı kendisine iyice bağladı (Bkz. Fatımiler).

Selahaddin-i Eyyubi’nin; Nuybe, Yemen ve Trablusgarb’ı ele geçirmesi, şöhretini bir kat daha arttırdı. Bu sırada Fatımi taraftarı olan, Eshab-ı kiram düşmanı Abdussamed el-Kâtip ile İmaret-ül-Yemani gizli bir cemiyet kurarak, Selahaddin-i Eyyubi’yi ortadan kaldırmayı planladılar. Bu haber öğrenilince, elebaşları yakalanıp cezalandırıldı. Bu hadiselerin olduğu sırada Sultan Nureddin vefat etti ve Suriye’de iç karışıklıklar başladı. Bu durumdan istifade etmek isteyen Kudüs kralı Humus’u kuşattı. Sultan Selahaddin derhal Humus önlerine geldi ise de, haçlılar Humus’u zapt etmişlerdi. Daha sonra yapılan antlaşmaya göre uygun bir bedel ödemek şartıyla Humus’un iadesine karar verildi.

*

Selahaddin-i Eyyubi’nin başarılarını gören Abbasi halifesi, 1171 senesinde saltanatını tasdik etti. Sultanlığını ilan eden Selahaddin-i Eyyubi, kendi adına hutbe okutmaya ve etrafta bulunan itikadı bozuk fırkaları tespit edip, üzerine gitmeye başladı. Böylece onların Ehl-i sünnet itikadı ile şereflenmeleri için çalıştı. Ehl-i sünnet düşmanı olan batınilerin üzerine yürüdü ve büyük kısmını ortadan kaldırdı. Sonra Mısır’a dönerek yeni medreseler açtırdı ve talebelerin Ehl-i sünnet itikadı üzere yetişmesine büyük gayret gösterdi. Halkın refahı için çeşitli hayır işleriyle uğraştı.

Suriye’deki Atabeglerin birbirlerine düşmelerinden faydalanan Kudüs kralı, etrafa saldırıp, müslüman topraklarını zapt etmeye başlamıştı. Haçlıların mezalimlerini öğrenen Selahaddin-i Eyyubi, kardeşini Mısır’da bırakıp kendisi, süratle Suriye’ye yürüdü. Kaybedilen yerleri ele geçirerek ilerlerken, Remle önlerinde haçlı ordusunun ani baskınına maruz kaldı ise de, kademe kademe Belbis önlerine kadar çekildi.

Kahire’de bulunan kardeşinden yardım isteyen Sultan Selahaddin, kısa zamanda kendini toplayarak hızla Suriye’ye girdi. Oradan Lübnan’a geçti ve Sayda önlerine gelerek buradaki hıristiyan Kudüs ordusunu perişan etti. Trablusşam kontunun ordusunu da dağıttıktan sonra, Ürdün’e girdi ve hıristiyan kalesini zapt etti. Zor durumda kalan haçlılar antlaşma yapmaya mecbur kaldılar.

Antlaşmayı bir sene sonra bozan ve müslümanların kervanlarını soyan haçlılar, daha ileri giderek, Peygamber efendimizin mübarek kabr-i şeriflerini yıkmak için, Medine’ye gitmeye karar verdiler. Bunun üzerine Selahaddin-i Eyyubi, hızla haçlı topraklarına girerek onlarla Hattin’de karşılaştı (Bkz. Hattın Muharebesi). Resul-i ekremin kabrini yıkmak isteyen Renaud de Chatillon’u yakalayıp idam ettirdi. Kudüs’ün etrafında yer alan ve sağlamlığı ile meşhur olan ve aralarında Akka, Beyrut ve Sayda kalelerinin de bulunduğu bir çok kaleyi fethetti. Sonra, Ortadoğu’da hıristiyan tehlikesini tamamen ortadan kaldırmak için, Kudüs önlerine geldi ve şehri kuşattı. Daha fazla dayanamayacaklarını anlayan haçlılar teslim olmak mecburiyetinde kaldılar.

Sultan Selahaddin, Kudüs’ü teslim alır almaz, Akdeniz’in doğusundaki bütün kaleleri fethetti. Sadece, son derece sağlam olan ve diğer kalelerden gelen hıristiyanların toplandığı Sur kalesi mukavemet gösterebildi. Bunlarla, Antakya tekfurunun elinde bulunan müslüman esirlerin bırakılması şartıyla, sekiz aylık bir müddet için antlaşma yapıldı. Böylelikle haçlılardan gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı hazırlık için zaman kazanılmış oldu.

Kudüs’ün müslümanların eline geçtiğini haber alan Avrupalı hıristiyanlar, şaşkına döndüler. Papa Üçüncü Urban üzüntüsünden öldü. Sıra ile yerine geçen Sekizinci Greguar ve Üçüncü Clemun ismindeki papazlar, Alman imparatoru Frederic, Fransız kralı Philippe ve İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard, Avrupa’da ne kadar eli silah tutan varsa hepsini toplayıp, Kudüs’ü geri almak için yola çıktılar. Bu sırada, daha önce Selahaddin-i Eyyubi’ye esir düşüp aman dileyerek kurtulan Kudüs kralı sözünde durmayarak Akka kalesine saldırdı. Selahaddin-i Eyyubi derhal kalenin yardımına koştu. Ancak, Üçüncü haçlı seferini düzenleyen Avrupalılar Akka önlerine geldiler. Selahaddin-i Eyyubi iki sene bu kaleyi eşsiz bir şekilde müdafaa etti (Bkz. Akka Müdafaası). Neticede haçlılar, antlaşma imzalamaya mecbur kaldılar. Üç seneliğine yapılan bu antlaşmaya göre, Yafa ile Sus arasındaki topraklar haçlılara kalacak, ayrıca silahsız olarak Kudüs-i şerifi ziyaret edebileceklerdi.

Selahaddin-i Eyyubi, haçlı tehlikesini ortadan kaldırdıktan sonra, memleketin iman, asayişi ile müslüman halkı düşmana karşı daha iyi korumak için çalıştı. Bir çok tedbirler düşünüp, tatbikat safhasına koydu. Fakat müzmin olan hastalığının nüks etmesi üzerine yatağa düştü. Hayatından ümidini kesip öleceğini anlayan Selahaddin-i Eyyubi, hazırlattığı kefenini bir mızrağın ucuna bağlattı. Mızrağı bir tellalın eline vererek sokaklarda; “İşte! Sultan Selahaddin bu kadar üstün mevkilere sahip olup, şan ve şerefe kavuşmuş olduğu halde, dünyadan bu kefenle gidiyor!” diye bağırtarak; makam ve rütbesinden dolayı gururlananlara güzel ve ibretli bir ders verdi.

Selahaddin-i Eyyubi, 1193 senesi Safer ayının yirmi yedinci günü Şam’da hasta yatağında Kur’an-ı kerim dinleyerek fani alemden hakiki aleme göç etti. Yirmi beş senelik vezirlik ve sultanlık hayatı, hep İslamiyet’e hizmetle geçmiştir. Tarihte pek nadir yetişen şahsiyetlerden biri idi.

Sultan Selahaddin, ilme çok değer verir, alimleri himaye ederdi. Yüksek insani meziyetlere sahip, iyi huylu, cömert, adil, kültürlü ve müsamahakar bir hükümdar idi. Ülkesine hertarafdan, ilim sahipleri gelir, verdikleri derslerle insanlara hizmet ederlerdi. Onun zamanında Şam medreselerinde ders veren altı yüzden fazla fakih vardı. Tabipler, edebiyatçılar, şairler, matematikçiler, kimyagerler, mimarlar ve diğer ilim sahipleri memleketin gelişmesi için canla başla çalışırlardı.

Selahaddin-i Eyyubi, komutan ve memurlarıyla bir arkadaş gibi samimi olarak konuşur, rıfk yani yumuşaklık ile muamele ederdi. Bundan dolayı herkes, fikrini ve arzusunu çekinmeden söylerdi. Zamanında yetişen alimlerden İmadüddin el-Kâtip onun hakkında şöyle demektedir: “Sultan ile oturan bir kimse, onunla oturduğunun farkına varmaz, bir arkadaşıyla oturuyor zannederdi. Anlayışlı, dinine bağlı, temiz, hataları affeder, kusurları görmemezlikten gelir ve kızmazdı. Asık suratlı durmaz, daima tebessüm eder vaziyette olurdu. Bir şey isteyeni, boş çevirdiği görülmezdi. Herkese çok nazik davranır, kimseye kaba hareketlerde bulunmazdı. Söz verdiği zaman yerine getirirdi.”

Abdüllatif el-Bağdadi de buyuruyor ki:

“Selahaddin-i Eyyubi’yi heybetli bir kimse olarak gördüm. Sözleri, kalplere tesir edici idi. Yanına ilk girdiğim gece, meclisini alimlerle dolu gördüm. Her biri çeşitli ilimlerden konuşuyorlardı. Sultan’ın yakınları, onu kendilerine örnek alıyorlar, iyilikte yarış ediyorlardı. Müslüman olsun, kafir olsun herkes Sultan’ı çok seviyordu. Onun ölümüyle, insanlar hakiki bir babayı kaybettiler, ölümüne üzülmeyen kimse kalmadı.”

Selahaddin-i Eyyubi, düşmana karşı da, İslamiyet’in adalet ve ihsan kurallarından hiç bir zaman ayrılmazdı. Haçlılar esir müslümanları kılıçtan geçirdiği zaman, elindeki hıristiyan esirlere, İslamiyet’in emrettiği şekilde güzel muamelede bulundu. Hiç bir zaman onlar gibi yapmadı.

Ilık su istediği hizmetçisinin önce kaynar, sonra da buz gibi soğuk su getirmesi karşısında bile onu azarlamayıp; “Sübhanallah! İstediğimiz gibi bir su dahi içemeyeceğiz” demekle yetindi. Mısır ve Kudüs’ü fethedip, hazinelere sahip olduğu halde, ömrü boyunca bir asker gibi yaşadı. Lüzumsuz hiç bir şeye harcama yapmayıp, parayı zaruri ihtiyaçlara ve askeri malzemelere sarf etti. Öldüğü zaman cebinden bir altın ile bir kaç gümüş para çıktı. Çok cömert idi. Akka muhasarası için geldiğinde, on binden ziyade atını askerlerine dağıttı ve binecek bir ata muhtaç kaldı.

Çok cesur idi.

Baştan başa çelik zırhlarla kaplı olan haçlıları; göğsü açık, imanlı bir grup askeriyle perişan ederdi. Hatta bir defasında da; “Et iken demirle çarpışıyoruz, yüz olursak, karşımıza bin düşman çıkıyor, kaleler ateş saçıyor, denizler düşman kusuyor” demekten kendini alamadı. Yaptığı bütün harplerde, askerlerinin sayısı, düşmandan daima az idi. Bütün muharebelerini, İslamiyet’i yüceltmek ve müslümanları haçlıların zulmünden korumak, devletini düşman çizmesinden muhafaza etmek için yaptı.

İlme ve ilim sahiplerine çok ehemmiyet veren Selahaddin-i Eyyubi, Mısır sultanı olunca, Şafii, Maliki, Hanefi ve Hanbeli mezheplerine göre tedrisat yapan medreseler yaptırdı. Kahire, Şam, İskenderiye gibi şehirler birer ilim merkezi oldu. Kendisinden önce yapılan pek çok camiyi tamir ettirdi. Haçlılar tarafından saray haline getirilen Mescid-i Aksa’yı yeniden cami haline getirdi. Mihrabını ve bir çok kısımlarını mermer ve mozaiklerle kaplattı. Sultan Nureddin’in Halep’te inşa ettirdiği meşhur Agah minberini getirtip, camiye yerleştirdi (Bkz. Eyyubiler).

Kanı, Gözyaşı Gibi Gör!..

Selahaddin-i Eyyubi, vefatından önce oğlu Melik Efdal’i huzuruna çağırıp, ona şöyle nasihat etti: “Oğlum! Sana her hayrın başı ve kaynağı olan Allahü Teâlâ’nın korkusu ile ahlaklanmanı tavsiye ederim. Selamete kavuşabilmek için cenab-ı Hakk’ın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçınmakta kusur etme. Kanı, göz yaşı gibi gör, kan dökerek üzerine sıçratmaktan sakın. Çünkü dökülen kanın intikamı alınır. Halkın refahı ve saadeti için çalış. Daima dikkatli olup, durumlarını incele. Çünkü halk, Allahü Teâlâ’nın sana bir emanetidir. Askeri, kumandanları, mevki sahibi olanları ve halkın ileri gelenlerini memnun etmeye gayret göster. Kazandığımız şan ve şerefin, hep iyi işlerimiz ve güzel davranışlarımız sebebiyle olduğunu hiç aklından çıkarma. Hepimizin, buradan hakiki aleme göç edeceğimizi unutma ve kimseye kin besleme. Kalp kırmaktan sakın ve başkalarının hukukuna riayet et. Allahü Teâlâ merhametlilerin en merhametlisidir. Cenab-ı Hakk’ın hukukuna karşı yapılan hatalar, tövbe etmek suretiyle affolunur. Fakat kul hakları helalleşmedikçe affolunmaz.”

Bir Adalet Timsali İdi…

Hubuşani ve Hayat bin Kays (rahmetullahi aleyh) gibi Allah adamlarının sohbetlerinde bulunmasının bereketiyle, nefsi arzularının hepsini yenen Selahaddin-i Eyyubi, fevkalade güzel idaresi ile saltanat tahtı üzerinde, bir adalet timsali idi. Gurur ve kibirden uzak, hiç bir tavrında hatta elbisesi, ile bile teb’asından farklı değildi. Vazifesini yerine getirmekte çok gayretli idi. Tehlike anlarında ve mühim hadiselerle meşgulken bile, mazlumların yardımına koşar ve onları memnun ederdi. Akka müdafaası sırasında bir gün, bütün gayretiyle çalıştığı esnada, hakkını talep eden bir kadına; “Yarın geliver işini hallederiz” deyince, kadının; “Madem ki başımıza sultan olarak geçtiniz, işimizi halletmeye mecbursunuz. Yoksa nasıl saltanat iddiasında bulunabileceksiniz?” sözlerini duydu. Bunun üzerine harp ile ilgili işlerini bırakıp, kadının işini halletti. Yine bir ermeni kendisini mahkemeye verince; kadı efendinin huzurunda neticeyi ayakta bekledi. Haklı olduğu anlaşılınca; “Bu hal; ilahi emirlere itaatim sebebiyle Rabbimin bir ihsanıdır” diyerek davacıya ikramda bulundu.

Kaynak: islam Tarih Ansiklopedisi

50% LikesVS
50% Dislikes

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir