Şeyhsiz Süluk Mümkün Müdür

Şeyhsiz Süluk Mümkün Müdür?

Ebü’l-Abbas Ahmed ibn Muhammed Zerruk diyor ki: “Endülüs’ün müteehhir fakirleri (mutasavvıfları), kitaplarda yazılanlarla yetinilerek şeyh olmadan süluk edilip edilmeyeceğini tartıştılar ve çeşitli ülkelere mektuplar yazıp zamanın bilginlerinin kanaatini sordular. Herkesin, kendi haline göre verdiği cevaplar, üç noktada toplandı:

1)Şeyh bakımından durum şöyledir: Zeki, akıllı mürid için kitaplardan öğrenme, şeyhin yerini tutar. O kimse, tasavvuf ilmini, şeyh yerine kitaplardan öğrenebilir ve tarikatın gereklerini yapar. Dindar, akıllı bir kimsenin sohbeti, terbiye şeyhinin yerini tutar. Büyük kişilerle gidip görüşmek de tarkiye şeyhinin (manevi derecelerini aşmaya yardım eden şeyhin) yerini tutar.

2) Mürid bakımından ise durum şöyledir: Fazla zeki olmayan müridin. Mutlaka kendisini eğitecek birine(terbiye şeyhine) ihtiyacı vardır. Zeki mürid ise terakki yolunda kitaplarla yetinebilirse de daima nefis, kendisini görme hastalığı ile muallel olduğundan nefsinin gururundan kurtulamaz.

3) Mücâhede bakımından da durum şöyledir: Takva açık ve genel olduğundan onu öğrenmek için şeyhe gerek yoktur. Ama istikametin sağlamını çürüğünden ayırt etmek için şeyhe gerek vardır. Fakat zeki mürid, şeyh olmadan da, sadece kitaplara başvurarak sahih istikameti öğrenebilir. 

Tarkiyeye gelince kendisine açılan halleri değerlendirebilmek için mutlaka başvuracağı bir şeyh gerekir. Nitekim Peygamber(s.a.v.)’de ilk vahiy halinin ardından Varaka ibn Nevfel’e müracaat etmişti.Ebu’l-‘Abbas Ahmed Zerrak, Kahire, 1396-1976, s. 40.

Ünlü sufi Hark el-Hadrami’de “Tertibu’s-sulak” adlı eserinde şöyle diyor: “Şeyh bulamadığı halde halvete girmek isteyen kimse yıkanır, elbisesini ve namaz kılacağı yeri yıkar, bir daha çıkmaya ihtiyaç duymayacak biçimde kendisine gerekli olan yiyecek ve sair şeyleri hazırlar. Sonra açlığa çalışır, oruç tutar, sadece belli miktarda yiyecek ve su ile yetinir, belli vakit dışında uyumaz, zikre devam eder, sadece bir tek zikir yapar.

“Zikrettiği kelimeyi öyle söyler ki işiten, sanki bin kişinin birlikte Allah’ı zikretmekte olduğunu sanır. Sonra zikir hali ona galip gelir. Öyle ki gördüğü her şeyin aynen o zikri yaptığını zanneder. Yanında bin zikreden olsa, her biri başka başka zikretse yine onların hepsinden kendi zikrini duyar, başka zikir duymaz. İşte bu noktaya geldiğinde Allah’ın, kalbine rahmetinden ve gayb bilgisinden açacak şeyleri gözetler. Önce ansızın çakıp kaybolan nurlar görünür. Hemen kaybolan bu nurlar, salikte büyük huzur veren lezzet bırakır. Salik, o lezzetin ve nurların kaybolmasına üzülür.

Daha sonra kalbi, Cenabı Kuds’ün karşısında bulunan cilalı bir ayna gibi olur. Salik her şeyden geçer, hatta kendini de unutur, Allah’tan başka bir şey görmez olur. İşte o zaman (ihsan derecesine erer) görür gibi Allah’a ibadet eder”

Ebu’l-‘Abbas el-Mursi de şöyle diyor: “Yolu hırka giymek olan kimsenin, (icazet) senediyle (Peygamber’e) bağlı şeyhlerden birine bağlanması lazımdır. Çünkü hırka giyme usula, bir rivayettir. Rivayetin ravi zincirini belirlemek gerekir.Ama bizim bu yolumuz,hidayettir(Allah vergisidir). Yüce Allah, bir kulunu, herhangi bir üstada muhtaç etmeden de bizzat kendi lütfuyla kendisine çeker, yahut elçisi vasıtasıyla kulunun dağınık işini toplar, düzene sokar, kul doğrudan Peygamber’den alır ki bu lütuf insana yeter. Şarani, Tabakat:2/13

Kaynak: İslam Tasavvufu 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir