Sufiler ve Tevhid

47. Sohbet: Sufiler ve Tevhid


Kalplerinizden zıtları, putları ve ortakları atın!

Zîrâ Allah-ü Teâlâ (CC) ortak istemiyor; özellikle de “evi” olan kalpte. Hz. Hasan (RA) ve Hz. Hüseyin (RA) Hz. Peygamber’in (SAV) huzurunda oynuyorlardı. Daha küçüktüler. Hz. Peygamber (SAV) onlar ile çok mutlu oluyor, onları çok seviyordu. Cebrâil (AS) geldi: “Şu zehirlenecek, şu da öldürülecek”(1) dedi. Bir anda mutlulukları kedere dönüşüverdi. 

Hz. Peygamber’in (SAV) Hz. Âişe’ye (RA) muhabbeti vardı. Sonra meşhur olay(2) cereyan etti de, suçsuzluğunun Hz. Peygamber (sav) tarafından bilinmesine rağmen Hz. Âişe onun gönlünden uzaklaştı. Allah-ü Teâlâ (CC) da onun tamimiyle suçsuz olduğu hususunda Hz. Peygamber’i (SAV) kesin bir bilgi sâhibi yaptı. Ve Hz. Peygamber (SAV) de Cenâb-ı Hakk’ın (CC) bu husustaki maksadını anladı. 

Yakup (AS) da Yusuf (AS)’a muhabbet düşürünce olanlar oldu… Birbirlerinden ayrılı verdiler. Bu türden olaylar Peygamberlerin (AS), Velîlerin (RA) ve Hakk (CC) mahbuplarının kıssalarında çoktur; çünkü o “Gayûr”dur yâni “kıskanç”tır. Onların kalplerini kendisinin dışındaki her şeyden temizlemiştir.

İhlaslı olun! 

Yarattığı şeyler için değil, O’nun (CC) için namaz kılın. Kulları için değil, Allah (CC) için oruç tutun. Dünyada nefisleriniz için değil, O’nun (CC) için yaşayın. Bütün tâatleriniz Allah (CC) için olsun, yarattıkları için değil. Salih amellere ve ihlasa ancak kasr-ı emel ile güç yetirebilirsiniz. Kasr-ı emele ise ancak ölümü tezekkür ederek güç yetirebilirsiniz. Ona ise kabirlere bakıp ibret alarak, kabir ehlini ve orada olanları tefekkür ederek ulaşabilirsiniz. O ibretlik kabirlerin yanında oturun ve kendi kendinize şöyle deyin: “İşte bunlar da yiyorlardı, içiyorlardı, evleniyorlardı, giyiniyorlardı; halleri nice oldu? Şimdi bunların onlara ne faydası var? Ellerinde Salih amellerden başka ne kaldı?” Ey bu beldenin insanları! İçinizden, Dehriyye mezhebine uyarak, ba’se ve neşre, yeniden dirilmeye inanmayanlar var. Onlar öldürülmekten korktukları için kendilerini gizliyorlar. Ben onlardan birçoğunu tanıyorum, ama size Allah-ü Teâlâ’nın (CC) hilmi ile davranıyorum. 

Ey böyle inananlar! 

Allah’ın (CC) ilmi yönünden sizleri açıklamıyorum. Sizleri birer birer kurtarıyorum. Gözlerimi size kapıyorum. 

Allah’ım (CC)! 

Günahlarımızı ört, affet. Bizi hidayete, kifayete ve gayeye erdir. (Âmin)Vah sana! Ahmak olma! Allah-ü Teâlâ (CC) ile ahmaklığın ve cahilliğinle çekişip münazara etme: Sonra zahir başını da, dininin başını da tehlikeye atarsın. Gözlerini yum, kapıyı çal, edepli ol. Sen kimsin?, bil. Gücünü bil, nefsini alçalt. Sen kulsun, kulun ise Mevlâ’sına (CC) karşı mülkü olmaz. Kendisi için tasarrufu olmaz. İradesini efendisinin iradesine, sözünü onun sözüne terk etmesi gerekir. Sen nefsin için Rabbine (CC) karşı utanmazca davranıyorsun. 

Sûfîler halk için, Rablerine (CC) karşı âdeta “arsızlaşırlar”. O’na (CC) şöyle yalvarırlar: “Rabbim (CC)! Hayatım onlara feda olsun.” Onlar bu tür kabalıkları halk için yaparlar. Oysa onlar halka veda etmiş, kalplerini halktan temizlemiş, kalplerinde halktan zerrece bir şey kalmamış olan kimselerdir. Onlar sâdece O’nunla (CC) beraber ve O’nun (CC) için ayaktadırlar. Onlar “kabz”ı(3) olmayan küllî bir “bast”(4), zilleti olmayan küllî bir izzet, mahrumiyeti olmayan küllî bir bahşiş, engelleyeni olmayan küllî bir icabet, reddi olmayan küllî bir kabul, üzüntüsü olmayan bir sevinç, acziyeti olmayan bir kudret, zaafı olmayan bir kuvvet ve hikmetsiz (kesintisiz) bir nimet içindedirler. Onlar “keramet hil’ati”ni giymişlerdir. Böylece Tevkî’ (onaylama), tefvîz (Hakk’a CC. havale etme), temkin (yerleşme, muhkem olma ve etme) ve tekvin (yaratma) onların “kalp elleri”ne teslim edilmiştir. 

 

Tekvin onların ellerinde bitmeyen bir hazine ve çekilmeyen bir menbâ olmuştur. Ne kadar çok korkarlarsa o kadar emniyetleri artar. Ne kadar geri giderlerse o kadar ilerlerler. Onların sözleri duyulur. Şefaatleri makbuldür. Dünya ve ahiret işleri onlara havale edilmiştir. Bu halkın anlayabileceği bir şey değildir. Onlara melekût âleminde “uzemâ” (büyükler) diye çağırılır. Hz. Peygamber’den (SAV) şöyle rivayet olunmuştur: “İlim öğrenen ve öğrendikleriyle de amel edenler melekût âleminde “azîm” diye çağırılır.”(5)Neyin içindesiniz ve ne üzerindesiniz? onu düşünün. Eğer Allah-ü Teâlâ’nın (CC) rızasına uygun bir şey görürseniz ona yapışın, O’nun (CC) rızasına muhalif bir şey görürseniz terkedin. Yediklerinizde, içtiklerinizde, evlenmenizde ve davranışlarınızda vera sâhibi olun.

Ey oğul! 

Sâhip olduğun manevi halleri gizle. Eğer ondan başkalarına haber verirsen, o senden alınır. Kendinde olan şeylerden haber verirsen cezalandırılırsın. Bu husustaki edep, haber veren kişinin sen olmamandır. Salihlerden biri dergâhında halvet hâlinde oturuyor, murakabe ediyor ve Rabbini (CC) zikrederek O’nunla (CC) ünsiyet hâlinde bulunuyordu. İnsan, cin ve melek Salihlerinden bir aziz ona geldi ve şöyle seslendi: “Allah-ü Teâlâ (CC) senin ünsiyetini ve zikrini mübarek etsin, ey tertemiz edilmiş, seçilmiş, mukarreb, muttaki, ihlaslı ve nimetler bahşedilmiş kişi!” O başını hiç kaldırmadı ve duyduklarına da kalbiyle hiç aldanmadı. Daha sonra o sözleri birkaç defa daha duydu, ama o bu sözleri sanki hiç duymamış gibiydi.

Eğer onlardan biri halka dönerse, bu dünya hastanesinde onlara tabip olur. Onun ilaçları faydalı ve tesirli olur. Onun sürmesi kalbin gözyaşı selini kopartır, kalp hastalıklarını giderir. O, âfiyet içerisindedir. Ona kendisiyle aydınlandığı bir nur verilir. Onun, yediğinde doyduğu bir yemeği vardır. İçtiğinde kandığı bir içeceği vardır. Makbul bir şefaati vardır. Geçerli bir söze sâhiptir. O emir verdiğinde emri hemen yerine getirilir, nehyi de kabul edilir. 

Sûfîler kalplerinde olanı gizlerler. 

Marifetlerini ve ilimlerini gizlerler. Onların kalplerinin kapıları, Rablerinin (CC) kurbiyet yurduna gece ve gündüz açıktır. Onlar “kalp ziyafeti evi”ne sâhiptir. Onların kalpleri ve sırları, gece-gündüz, Rablerinden (CC) gelen “vârid”leri (ilâhî tecellileri) dinlemekten geri durmaz. Âdemoğlu düzelir ve manevi sıhhat bulursa her şeyin üzerine çıkar. Cevherleşir, saflaşır, yükselir, her şeyden üstün olur. Bütün güzelliklere sâhip olur. Âdeta, Hz. Mûsâ’nın (AS) bütün hayırları topladığı asası gibi olur.

Denir ki: 

Cebrâîl (AS) o asayı cennetin köklerinden aldı ve Hz. Mûsâ’ya (AS) Firavun’dan kaçtığı zaman verdi. Ve yine denir ki: Hz. Yakup (AS) onu kendisinden sonraki birilerine teslim etti. Allah-ü Teâlâ (CC) o asayı halk için bir mucize ve Hz. Mûsâ’nın (AS) nübüvveti için bir takviye ve bir tashih vâsıtası yaptı. Onu Hz. Mûsâ (AS) için daha başka nice atâ ve ihsanlara da vesile kıldı. O asâ, Hz. Mûsâ’yı (AS) yorulduğunda, canlı bir hayvan gibi, taşırdı. Önüne bir nehir geldiğinde üzerinden geçtiği köprü olurdu. Bir düşmanla karşılaştığında onunla savaşırdı. 

Bir gün sahra çöllerinde Rabbinden (CC) başka hiçbir munisinin olmadığı ve tek başına bulunduğu bir sırada koyunlarını otlatırken, uyku bastı ve uyudu. Birden uyanıverdi; asanın tepesinde bir kan izi gördü. Hemen etrafını kolaçan etti, bir de ne görsün: Kocaman bir yılan ölüsü! Asasının kendisini korumasından dolayı Allah-ü Teâlâ’ya (CC) şükretti. Acıktığında hemen meyveli bir ağaç oluverir, o da ondan yeterince yerdi. Susadığında hemen bir nehir olur, o da ondan yeterince içerdi. Güneşin sıcaklığı onu rahatsız ettiğinde onu sırtına koyar, o da ona gölgelik olurdu. İşte bir kul da böylece, kalbi düzelir ve Rabbi (CC) için ıslah olursa, Allah-ü Teâlâ (CC) o kalpte halk için genel ve onun için özel nice menfaatler yaratır. Genel ve özel herkes ondan faydalanır.

Bunların bir kısmı halka zahir olur, bir kısmı onlara gizli kalır. Halka karşı açık, kalp sâhibinin kendisi için gizli olur. Bu işin evveli “Lâ ilâhe illAllah Muhammedün resûlullâh” ve ahiri ise, övgünün ve yerginin, iyiliğin ve kötülüğün, faydanın ve zararın, kabulün ve reddin, teveccühün ve sırt çevirmenin kişinin gözünde eşit olmasıdır. Bir şeyin evvelini düzgün yaparsan, sonu da düzgün olur. İlk derecede ayağını sabit basamazsan ikinci dereceye nasıl yükselirsin? Amellerin neticelerine bakılır. “Lâ ilâhe illAllah Muhammedün Resûlullâh” bir iddiadır; delilin nerede? Onun delili tevhid, ihlas, ahkâmı yerine getirmek ve onun hakkını vermektir. 

 

“Muvahhid”in (Hakk’ı CC. gerçek anlamda tevhîd eden kimse) sultandan da, şeytandan da haberi olmaz. O Rahmân’la (CC) beraber olan kalbiyle onlardan uzaktır. O O’nun (CC) halk ve kendi üzerindeki tasarrufâtını görür. Onun eli kaza ve kader kapısının iki halkasındadır. Onların nasıl açılıp kapandığına bakar. Halkı âciz, zayıf, hasta, fakir, zavallı ve ölü olarak görür. Rabbi (CC) onu birisine karşı beddua etmesi için konuşturduğunda onun aleyhine beddua eder ve başka birisine karşı dua etmesi için konuşturduğunda da onun için dua eder. O emrin ve nehyin hükmü altındadır. Onun kalbi meleklere karışmıştır. Ki, böylesi kimseler hakkında Allah-ü Teâlâ (CC) şöyle buyurmuştur: “Onlar Allah’ın (CC) kendilerine emrettiği hususlarda isyan etmezler, ne emredilirse onu yaparlar.” (6) O, kıyamet günü uzuvların konuşacağı gibi konuşur. Kendilerinden olan birisi onları kınadığında derler ki: “Her şeyi konuşturan Allah (CC) bizi konuşturuyor.” Bu makama bu kul kendinden fâni ve Rabbi (CC) ile mevcut olmak suretiyle ulaşmıştır.

Allah’ım (CC)! 

Senin uğrunda yaptığımız iddialarımızı düzelt. “Bize dünyada da, ahirette de güzellik ver ve cehennem azabından bizi koru.”


Dip Notlar

 (1) bak.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III/242.

(2) “Meşhur kıssa” tâbiri ile Nûr Sûresi 24/11-17. âyetlerinde konu edinilen “ifk hâdisesi” kasdedilmektedir.

(3) “Kabz”: Sûfînin kalbine Hakk’tan (CC) karşılıksız olarak gelen darlık ve sıkıntı.

(4) “Bast”: Sûfînin kalbine Hakk’tan (CC) karşılıksız olarak gelen ferahlık ve sükûn.

(5) Azîm-Âbâdî, Avnü’l-Ma’bûd, IV/229.

(6) Tahrîm S. A.6.

Kaynak: Abdulkadir-i Geylani (Ksa), Cilâü’l-hâtır

100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın