Şükrün Esası 

Şükrün Esası 

Şükrün esası, Allahü Teâlâ’nın İbrahim suresi yedinci: «Verdiğim nimetlere şükrederseniz, nimetlerimi arttırırım ayet-i kerimesidir. Ata (rahimehullah) bildirir. Hazret-i Aişe-i Sıddık’a (radıyallahu anhâ) nin yanına gittim. Ey mü’minlerin annesi, Resûlüllahdan gördüğünüz hallerden birini bana bildiriniz dedim. 

Aişe-i Sıddıka (radıyallahu anhâ) ağlayıp: “Resulullah’ın hangi hâli garip değil idi, yani Resûlüllah’ın her işi ve her hâli şaşılacak ve akıllara hayret verecek şekilde idi. Şöyle ki, bir gece benim yatağımda idi. Mübarek cildi bana değiyordu. Sonra bana: “Ey Ebubekir’in kızı, Rabbime ibadet etmekle meşgul olmak için bana izin verir misin?» buyurdu. Ben de: «Yâ Resulallah, size yakın olmayı çok isterim, sizinle bulunmayı çok severim. Fakat sizin arzunuzu, şevk duyduğunuz hali tercih ve ihtiyar etmeyi kendime şeref sayarım dedim. 

Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) hemen kalkıp, su dolu ibriğin yanına gidip, suyu biraz çok dökerek abdest aldı. Sonra namaza kalkıp ağladı. Hatta o mübarek gözlerinden akan eşsiz gözyaşları göğsüne damladı. Sonra rükuya varıp tekrar ağladı. Sonra secdeye gidip tekrar ağladı. Secdeden başını kaldırıp yine ağladı. Bu hâl, Bilâl-i Habeşi’nin (radıyallahu anh) gelip, sabah namazı vakti oldu deyinceye kadar bütün gece böyle devam etti. 

Kendilerine:

«Ey Allah’ın peygamberi, seni bu kadar ağlatan şey nedir, Allahü Teâlâ senin geçmiş ve gelecek hatalarını mağfiret etmedi mi? deyince: «Ey Aişe, ben şükredici kul olmayayım mı? Ben böyle yapmayayım mı, Allahü Teâlâ bana, Al-i İmran suresi yüz doksan ve yüz doksan birinci: «Gökler ve yerin ve onlarda olan şeylerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri arkasından gelmesinde, akıl sahipleri için, bütün mahlukatı yaratan Allahü Teâlâ’nın vahdaniyet ve kudretinin kemaline nice nişan ve deliller vardır. Bu akl-i selim sahipleri Allahü Teâlâ’yı, ayakta, otururken ve yatarken (yani her zaman) zikrederler. Bu istidlal ile, göklerin ve yerin yaratılmasında, kadim olan yapıcı ve yaratıcıyı tefekkür ederler. Dilleri ile de, ya Rabbi, bu gökler ve yerde olan varlıkları boş yere yaratmadın. Ya Rabbi, sen ki boş ve lüzumsuz şey yaratmaktan münezzehsin, lütuf ve ihsanınla bizi Cehennem ateşinden koru” ayetlerini indirdi buyurdu.

Hakikat sahipleri, şükrün hakikati için:

“Nimet sahibinin nimetlerini itiraf etmektir” dediler. Bazıları da, «Şükür, ihsanını anıp, ihsan sahibinl sena etmektir. Bu durumda kulun Allahü Teâlâ için şükrü, Allahü Teâlâ’nın kendisine olan ihsanını hatırlayıp Allahü Teâlâ’yı sena etmesidir.

Allahü Teâlâ’nın kul için şükrü, kulun kendisine olan ihsanını hatırlayıp, Hakkın kul üzerine olan senasıdır. Kulun Allahü Teâlâ’ya ihsanı. Allah için taatidir. Allahü Teâlâ’nın ihsanı ise, kuluna nimet vermesidir» dediler.

Şükür, dil ile, beden ile ve kalp ile olur. Dil ile şükür, hudu’ ve yalvarma ile nimeti itiraftır. Bedenle şükür, her uzvu ne için yaratıldıysa onun için kullanmak, yani ibadet ve taat eylemektir. Kalp ile şükür, daima Allahü Teâlâ’nın huzurunda bulunduğunu ve her halde şükrün lâzım olduğunu bilmektir. Kısaca şükür, Allahü Teâlâ’ya, verdiği nimetlerle asi ve günahkar olmamaktır dediler. Şükrün bir kısmı da âlimlerin şükrüdür.

Onların şükrü, sözleri cinsinden olur. Yani Allahü Teâlâ’nın emir ve yasaklarını sözle bildirmekten ibarettir. Bir kısmı da âbidlerin çok ibadet edenlerin] şükrüdür. Onların şükrü, yaptıkları çeşitli Amellerden bir çeşit olur. Bir kısmı da ariflerin şükrüdür. Ariflerin şükrü, her hâllerinde, Allahü Teâlâ için istikametleri, iyilik, zikir ve tâatten Allahü Teâlâ’ya kulluklarında meydana gelecek her şeyi kendilerinden bilmeyip, ancak Hakkın tevfik ve nimetleri, yardım, inayet, hareket ve kuvvetiyle olduğuna itikatları, Hak ile fani olmaları, kendilerinin acz, kusur ve bilgisizliklerini itiraf eylemeleri, sonra herhalde Allahü Teâlâ’ya hudu’, tevazu’ ve yalvarma ile ilticaları, sığınmalarıdır.

Ebûbekr-i Varrak (rahimehullah): «Şükür, müşahede-i minnet ve hıfz-i hürmettir» dedi. Bazıları da: «Nimetin şükrü, senin onda kendini tufeyli ve tâbi’ görmekliğindir» dediler.

Ebû Osman (rahimehullah): «Şükür, şükürden aczi itiraf etmektir dedi. Bazıları da: «Şükür üzerine şükür, şükürden yüksektir. Bu da şükrünü Allahü Teâlâ’nın tevfîkı ile bilmekle ele geçer. Bu durumda, bu tevfik büyük nimettir. Böylece Allahü Teâlâ’ya şükür üzerine şükredilir» dediler.

Cüneyd-i Bağdadi (kuddise sirruh): «şükür, nefsini nimete sahip ve müstahak görmendir. buyurdu. Bazıları da: «Şükredici faydaya şükreden, şükür [çok şükredici] ise, belâya şükredendir» dediler.

Şibli (rahmetullahi aleyh): «Şükür, nimeti görmeyip, nimet sahibini görmektir» buyurdu. Bazıları da: “Şükür, mevcudu  bağlamak, elde olmayanı avlamaktır” dediler.

Eba Osman (rahimehullah): «Avamın şükrü, yemek, içmek ve giyinmek üzeredir, havassın şükrü ise, kalplerine latife ve manalarından gelen şeylerdir. Nitekim Allahü Teâlâ: «Kullarımdan, çok şükreden azdır» buyurdu dedi.

Davud aleyhisselâm: «Yâ Rabbi! Sana nasıl şükredeyim ki, benim sana şükrüm, senin nimetlerinden bir nimettir» diye münacat eylediği kendisine vahiy eyledi. Bazıları da: «Sen elini mükâfattan çekince, dilini zaman, Allahü Teâlâ: «Ey Davud, işte bu anda sen bana şükrettin diye kendisine vahiy eyledi. Bazıları da: “Sen elini mükafattan çekince, dilini şükür ile uzat» dediler.

Bazıları dediler ki:

«İdris aleyhisselâm mağfiretle müjdelendiği zaman, yaşamak isteğinde bulundu. Kendisine: Ey İdris, niçin yaşamak istiyorsun? dendiğinde: «Allahü Teâlâ’ya şükretmek için yaşamak istiyorum. Çünkü bundan önceki amelim mağfiret için idi» cevabını verince, melek hemen kanadını açıp, İdris aleyhisselâmı göğe kaldırdı.»

Derler ki, peygamberlerden biri, küçük bir taşın yanından geçerken taştan büyük bir suyun çıktığını görüp, hayret etti, taşa niçin kendisinden bu kadar çok suyun çıktığını sordu. O küçük taş, Allahü Teâlâ’nın emri ile konuşmaya başlayıp: «Ben Allahü Teâlâ’nın: «Cehennem ateşini tutuşturacak şeyler, insanlar ve taşlardır kelâmını işittiğim zamandan beri, Allah korkusundan ağlarım» cevabını verdi. O peygamber, o taşın Cehennem ateşinden kurtulması için Allahü teâlâya dua etti. Allahü Teâlâ da o peygambere: «Ben o taşı ateşten kurtardım» diye vahiy eyledi. O peygamber oradan gitti. Bir müddet sonra oraya uğradığında, o taştan öncekinden daha çok su akıyor gördü. Yine hayret etti ve niçin ağlıyorsun. Allahü Teâlâ seni bağışladı buyurdu. Taş yine Allahü Teâlâ’nın izni ile konuşmaya başlayıp: «Önceki ağlamam korku ve üzüntüden idi. Şimdiki ağlamam şükür ve sevinçtendir» cevabını verdi.

Bazıları da: «Şükür artmak iledir. Zira şükreden, şükrün nimetini görmektedir, nitekim Allahü Teâlâ: «Verdiğim nimetlere şükrederseniz, onları arttırırım» buyuruyor. Sabreden ise Allahü Teâlâ iledir. Nitekim Allahü Teâlâ: «Elbette ki Allahü Teâlâ sabredenlerledir buyuruyor dediler. 

Bazıları dediler ki: Hamd nefesler üzerinedir, şükür de, beş duygu organının nimetleri üzerinedir. Sahih hadis-i şerifte: «Cennete en önce dâvet olunacaklar, herhalde Allahü Teâlâ’ya hamd edenlerdir buyuruldu.

Bazıları da: «Hamd, kendinden kaldırılan belâlar içindir, şükür ise, kendine ihsan edilen nimet ve iyilikler içindir» dediler.

Büyüklerden biri anlatır:

Yolculukta idim. İhtiyar bir kimse ile karşılaştım. Hâlini sordum. Dedi ki: Ben genç iken, yani delikanlı iken, amcamın kızını sevmiştim. Onun sevgisine tutulmuş. aşkıyla yanıyordum. O da ben büyük bir aşkla seviyor, bana gelmek için can atıyordu. Allahü Teâlâ’nın takdir ile evlendik. Zifaf gecesinde, o âşık olduğum hanıma, Allahü Teâlâ bizi birbirimize nasip ettiği için, gel bu geceyi ikimizde namaz kılmakla geçirelim dedim. O da kabul edip, sabaha kadar namaz kıldık. İkinci gece de böyle yaptık. Böylece yetmiş-seksen seneden beri biz her geceyi böyle ibadetle geçiririz dedi. O esnada hanımı da yanında idi. Ona dönüp İsmini söyleyip: «Ey filân, anlattığım gibi yapmadık mı?» dedi. O ihtiyar kadın da: «Tam söylediğin gibi oldu» cevabını verdi.

100% LikesVS
0% Dislikes

Bir Cevap Yazın